çalakalem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çalakalem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2025 Perşembe

çalakalem: pazarlama patinajı

Tanımdan önce örnek gelsin.

Diyelim ki dükkanınız var. Sezonun sonuna gelmişsiniz, elinizdeki kaynaklar kısıtlı. Dükkâna yatırım yapmak gerek. Elinizdeki kısıtlı kaynağı üretime yardımcı olacak şeylere mi harcarsınız (yeni makinalar, çalışanlar için dinlenme alanı, fritöz vs), yoksa seneye daha çok müşteri çekmek için satış ve pazarlamaya mı (reklamlar, dekorasyon, tanıtımlar vb)?

İnsan o noktaya geldiğinde şöyle düşünüyor. Bu aletlerle iyi ya da kötü işimizi gördük, seneye de bizi çıkartır. Çalışanlar biraz homurdandı da onlar hep homurdanır. Biraz reklam çıkalım. Daha albenili olsun dükkân. Kimse yeni fritöz aldı diye bize gelmez, en iyisi tabelayı değiştireyim. Parlaklı (janjanlı), dikkat çeken. Müşteri sayısı artar, gelir artar, işler iyi giderse alırız fritözü/derin dondurucuyu/zımpara makinesini…

Aradan bir sene geçti, gene geldik aynı duruma. Ya ülke hala ekonomik krizden çıkmadı ya giderler arttı, gene aynı sorun karşınızda. Elinizdeki finansman gene kısıtlı. Öne mi harcamalı (müşterinin gördüğü şeylere, masaya sandalyeye, reklama, tanıtımlara) yoksa arkaya mı (mutfağa, imalata yani üretime mi)?

Peki öbür sene? Öbür öbür sene?

20 yıllık fritözlü dükkanlar, kırık fayanslar, römorkla köyden kadın getirip ot yoldurmak…

Üretimdeki problemleri çözmeden ve verimi arttırmadan, yıllarca satış ve pazarlamaya yüklenmeye pazarlama patinajı diyoruz. Maalesef 2018’den beri ardı ardına ekonomik acayiplikler yaşadığımız ülkemizde birçok firma, STK, kurum ya da kişi bu tuzağa düştü, düşüyor. Tanıtımlara yükleniyorlar ve üretimdeki problemleri gelecek sezonlara bırakıyorlar ve malesef mevzu masum kalmıyor.

.

Bu blog permakültür, Pazar bahçeciliği, üretim ile ilgili olduğu için yazının bundan sonraki kısmı bu sektörle ilgili. Pazarlama patinajını merak ediyorsanız bu başlık genelde pazarlamanın hayati olduğu yeme içme sektöründe dikkat edilir, dükkânın “önü” ve “arkası” diye incelenir. Öyle aratabilirsiniz. Ön/arka demek yerine bu ifadeyi Türkçeye patinaj diye tercüme ettik. Biz derken Türkiye’de faaliyet gösteren çevreci/alternatif üretimci STK’ları, dernekleri, kooperatifleri, şirketleri kapalı kapılar arkasında eleştirenler…

.

Bizim sektörde patinaja düştüğünüzde aşağıdaki durumlar ya da semptomlar ortaya çıkıyor.

İlk aşamada:

  • Üretimdeki problemleri göz ardı etme, rekabetten kopma ve verim düşüşü.
  • Gerçek problemlerin tespit edip çözmek yerine, kolay tanıtımlara yönelik eğitimler ve sunumlar. Popi başlıklar, popi çalışmalar.
  • Oluşumlarla (STK, kooperatif, firma vb.) taban tabana zıt fikirleri savunan firmalardan alınan sponsorluklar, onların sağladığı platformlardaki tanıtımlar.
  • Organizasyon içi çürüme, verim kaybı, kaliteli eleman kaybı ve hedeften şaşmalar.

İkinci aşamada:

  • Yapılan verimsiz çalışmaları ve eğitimleri haklı çıkarmak için hayali ya da ideolojik problem tarifleri (hayali/uydurmasyon problemler), büyük sponsorluklar, büyük tanıtımlar. Negatif motivasyon teknikleri, çözüme faydası olmayacak konuları ön plana çekme.
  • Organizasyonları maliyetlerini haklı çıkarmak için problemlere kıyasla aşırı ve gereksiz bütçeler, çalışmalar ve girişimler  (genelde ihtiyaç fazlası çalışan sayısıdan kaynaklı). Çok büyük organizasyonlar, çalıştaylar ve bütçeler ancak yıllar geçse de aynı insanlar aynı problemler ve bitmeyen çözümsüzlük.
  • Hayali problemleri haklı çıkarmak için ortalığı bulandırmak, kavram karmaşası yaratmak (sürdürülebilir demek yerine organik, organik demek yerine doğal gibi.)

Son aşamada

  • En çok tanıtım yapan STK, kooperatif ve benzerlerinin kendini konunun otoritesi ilan etmesi. Hareketi sahiplenmesi. Problem çözmeye yönelik somut faaliyetler göstermek yerine siyasi parti gibi davranması. 
  • Problemleri çözmeye odaklananları saf dışı bırakma girişimleri, itibarsızlaştırma, tanıtımlardan dışlanmak.
  • Görev dağılımı yaparken işin zor kısmını (taşın altına elini koyduğun kısmı) üreticiye yıkmak. İşi yapmak ve öncü olmak yerine (250 bin dolar destek almışsın, e bir zahmet biraz çamura gir) zordan kaçmak için “bizim standartlarımıza uyan üretici” gibi tabirler uydurma.
  • Ülke geneli (makro) problemlerden kopuk planlamalar. Karaköy’e gidiyorsun yolsuzluk diyor, Tuzla OSB’ye gidiyorsun hırsızlık diyor, vakıfa gidiyorsun belediyeyle, kooperatife gidiyorsun müdürlükle aramız çok iyi diyor. Sonra haliyle belediyedekiler ve müdürlüktekiler bizimkileri seviyor. Bu arada proce gümlüyor. 

Gibi.

.

Örneklere geçmeden önce pazarlama patinajına düşmemeye neden dikkat etmemiz gerekiyor. Küçük üreticiler bu tuzağa yakalanıyor mu? STK'ların pazarlma patinajına düşmesi mümkün mü? Nelere dikkat etmemiz gerekiyor? Etmezsek ne olur? Yaşanmış örnekleri var mı?

2021-22 yıllarındaki ani dolar artışı ve takip eden ani düşüş, sonrası satın alma gücünün düşmesi gibi hadiselerden dolayı birçok girişimin kararlarını takip etme şansım oldu. Malum Kirpi de o aralar satışa yeni başlamıştı. Şirketler, bilhassa küçük üreticiler, pazarlama patinajına düştükleri vakit şayet müşteri beklentilerini karşılayacak üretim ve çeşit artışını sağlayamazsa bir iki yıl içinde iflas etti. Silindi. Müşterinin bizden beklediği iki tabela değişikliği değil, ürün çeşitliliği, kalitesi, videolar, harbi harbi emek isteyen şeyler. Başarısız olan girişimlerin isimlerini buraya yazmayacağım çünkü çoğunun şirketlerini  ayakta tutmak için ellerinden geleni ardına koymadıklarını biliyorum. Kriz bir iki senede bitseydi iyiydi, kurtarırlardı ama hala devam ediyor ve çoğu artık aramızda yok. 

Pazarlamaya destek olması için toplumsal olaylara normalde tepki vermeyen kimi kişi, STK ya da girişim bir anda bu olaylara duyarlı kesildi. Reçel üreticinin reçelden çok kedi köpek, bayrak, Filistin, Doğu Türkistan, dini hassasiyetler gibi paylaşımlar yaptığını gördük. Takipçi sayılarını arttırdılar, ancak yararlı takipçi sayıları (yani onlardan ürün alan) azaldı. Sonrasında bu hesapların çoğunun kendi köşesine çekildiğini gördüm, kimi kapandı gitti.

Bu süreçte - bilhassa son iki senede- STK’ların içi boşaldı. Gerçekten. Fon avına çıkan, fonları maaşlar ve devamı gelemeyecek işlere harcayan ancak haddinden profesyonel hazırlanmış sunumlar ve raporlar hazırlayan bir kadro ortaya çıktı. Proje kovalayan, iş bitiren tipler organizasyonlardan ya kendi istekleriyle ya da itelenerek ayrıldı. Hala STK'larda uygulamayı çekip çeviren insanlar var ancak sayıları azalıyor. Bu sürecin daha ne kadar devam edeceğini zaman gösterecek.

Peki ne yapmak lazımdı?

Benim gördüğüm kadarıyla bu tuzağa düşmemek için iki noktaya dikkat etmek gerekiyor. İlki daha işe başlamadan önce planlama ve kaynak yönetimini sayfalarca, didik didik incelemek hatta yazmak gerekiyor. Şirket kurarken iflas edecek diye kurmazsınız ancak işler sarpa sardığında ne yapacağınız ne edeceğiniz baştan belli olmalı- imiş. O gün geldiğinde muhtemelen yazdıklarınız işe yaramayacak- çok farklı bir manyaklığın ortasında bulacaksınız kendinizi- ancak hazır olacaksınız. Para kazanmak için tanıtım yapmamız lazım diye kapı kapı dolaşmak yerine, bu yıl şu sunuma katılacakmışım, şu şu işleri bitirecekmişim, şu işi çözmek için finansman gerekmiyormuş onu aradan çıkarayım diyebilmeli. Planlama yaparken finansman peşinde koşmak yerine finansman gerektirmeyen çözümlerin listesi (tuğla satın almak yerine tarladan taş toplamak gibi) hazır olmalı. Kriz dönemlerinde durmamak gerekiyor, istediğiniz kadar tanıtım yapın durduğunuz anda girişim çöker, STK’nın içi çürür.

Kaynak yönetimi konusunda kaynakların en az üçte biri (gözlemlediğim) üretimle ilgili problemlere ayrılmalı. Kriz döneminde bile. Üretimle ilgili problemleri kesinlikle göz ardı etmemeli. Kaynak derken zaman olur, insan olur, finansman olur. Planlama buna göre yapılmalı. Hepiniz yol üstündeki o acayip restoranlara denk gelmişsinizdir. Adamın 1 tane oklavası var ama yufkacı. Şişsiz ya da kömürsüz kebapçı. Bu duruma düşmemeli.

İkinci nokta da dikkatiniz, daha doğrusu kılıcınız, üretimdeki problemlerin üstünde olmalı. Bir iki sunumda hata yapabilirsiniz. Olabilir, o gün iyi değildi derler geçer gider. Teklifiniz beklenenden daha amatör olabilir. Daha düşük fiyat verirsiniz, araya birini sokarsınız teklifiniz öne geçer. Ancak üretimdeki eksiklik ya da hata belinizi kırar. Müşteri ya da gerçek takipçi üretimdeki hataları affetmez. Pazarlamaya ne kadar yüklenirseniz yüklenin bir gözünüz mutlaka mutfakta olmalı. Başka bir ifadeyle üretime yüklendiğinizde yalnızca üretime yüklenirsiniz, pazarlamaya yüklendiğinizde hem üretime hem pazarlamaya yüklenmelisiniz. Yalnızca pazarlamaya yüklenirseniz – bu yazının amacı- hoş gelmiş pazarlama patinajı.

.

Başıma bir şeyler geleceğini bile bile STK’lardan örnekler gelsin mi? Gelsin. Kirpi bugünler için var, heheh (laf aramızda beni dümdüz edecekler, canları sağ olsun).

  • Yeni kurulan bir kooperatifin daha doğru düzgün bir üretim alanı yokken (üretim alanı 40-60 m2 civarıyken), “iklim krizi”, “pestisit krizi” söylemleriyle ıspanağı 80 gr’lık ambalajlarda servet fiyata satması. (Geçtim her şeyi, bu krizlerdeki problemleri gerçekten anlamak için satış hacminizin asgari 10bin dolar ya da üretim alanınızın kabaca sulu 20 dönüm/susuz 150 dönüm civarında olması gerekiyor. Günde 10 simit satan bir fırına simit fiyatlarındaki gidişatı sormazsınız ya onun gibi). (problem- girişim- sonuç arasındaki orantısızlık)
  • Çiftçiye yön vermek için hazırlanan rehberin uygulanabilir tavsiye barındırmaması. Durum bu haldeyken rehberin çılgınlar gibi pazarlanması, sosyal medyada elden ele dağıtılması. (kimse paylaşmadan önce okumadı herhalde?? sahadaki gerçeklikten kopuk, tercüme yazılarla iş götürme, ideolojik körlük gibi skıntılar)
  • Sponsorluk örneğine gerçekten gerek var mı? Az biraz sosyal medya takip ediyorsanız bu aralar haftada bir yapılan sunumlarda arkaya, altına ve sağına soluna dikkat ediverin gayri. Bir de hayali sponsorluklar türedi bu aralar. Sponsor ama gözükmek istemiyor. Onları görmek için gözünüzü biraz kısın, daha dikkatli bakın. Ço acayip firmalar var. 
  • Hayali problemler konusu. Mesela "topraklarımızdaki organik madde eksikliği". Problem topraktaki eksiklik değil, düşük organik madde içeren topraklarda da herkesi tatmin edecek yeterlikte üretim yapabilirsiniz. Organik madde eksikliğine problem diyemeyiz, olsa olsa güzel bir slogandır. Çünkü çözümün önündeki engellere problem diyoruz. Mesela şunlar var mı? Toprak analizini yorumlayacak bir program, ülke geneli toprak haritası, atık ağı haritası, atık paylaşım haritası (hangi belediye, esnaf daha paylaşımcı), uygulma kitapçığı, organik madde - besin değeri arasındaki ilişki vs vs. Bunlar yokken en havalı yerlerde sunum yapmanın malesef hiç bir değeri yok. (korkuyla motivasyon)
  • Üreticilerde ve üretime yönelen STK'larda şu duruma sık denk geliyorum. En abartılısı şöyle: Hem organik sertifikası var hem agroekoloji yapıyor hem onarıcı tarım hem permakültür prensiplerini takip ediyor hem doğal tarımcı (Fukuoka) hem sürdürülebilir üretimi hedefliyor hem de de al sat yapıyor. Tüm tuşlara basmış :) Buradaki tabirlerin çoğu birbiriyle çelişiyor. (kavram karmaşası, kavramları bile bile bozmak)
  • Bu yılki sunumlara katılan ve gerçekten çok değerli çalışmalar yapan kişiler var – onlar sakın üzerlerine alınmasın. Lütfen. Ancak bu sunumlarda kimler yoktu? Kimler dahil edilmemiş, kimler katılmayı reddetmiş. Araştırın bence. (dışlama) 
  • Sunumlar, fiyat teklifleri ile sahadaki çalışmalar arasındaki uçurum. Bir çalışmanın kıymetini sahadaki sonuç belirler, sunumun en güzeli en havalısı değil - ah keşke öyle olsaydı.
  • Direkt nokta atışı gelsin: “Agroekolji hareketi” ifadesi ve liderliğine soyunulması baştan sonra yanlış. (hareketi sahiplenmek) 

.

Bu yazıda pazarlama patinajından bahsettim. Yazının kendisinin de “pazarlama patinajına” düşmemesi için permakültür, doğal tarım, Pazar bahçeciliği gibi alanlarda üretimde hangi sıkıntıların olduğunu, bunları çözmek için nelerin yapıldığını, karşılaşılan zorluklardan bahsetmek gerekir. Yoksa bu çalakalem de “ben her şeyi biliyorum, hepinizden daha iyiyim” dediği boş beleş, yalnızca pazarlamaya yönelik bir yazı olurdu. Yazının ikinci kısmında onlar olacak.

İkinci kısım: http://kirpininburnu.blogspot.com/2025/10/calakalem-problemler.html

24 Ocak 2024 Çarşamba

çalakalem - tavuğun keyfi bilir

Kafayı taktım mı takıyorum. Tavuk yemi bunlardan biri. Tam her şey yolundayken tavuklar yumurtadan kesiliyor ya da daha kötüsü biri ölüveriyor. Haydaa.. Nedenini ara da bul. Yumurta artsın diye en pahalı yemi alıyorsun, bir süre iyi gidiyor sonra gene. Karşı komşu gdolu ucuz civciv yemiyle fabrika gibi yumurta basarken, pahalı yeme bakakalıyorsun. İdeal yem karışımı hazırlıyorsun, tavuklar seçiyor, yemiyor. Sonra Kirpi diye biri kımıl kımıl sinek larvası videoları paylaşıyor, tavukları onunla besliyorum diyor. İşi gücü bırakıp sinek mi besleyeceğiz? Ya da havuç haşlayıp her gün ellişer gram tartıp verecek miyiz? Hadi diyelim verdik, peki niye yumurta sayısı artmadı? Kirpi palavra mı sıkıyor :)

Cık.

İdeal yem karışımı konusuna girmeden önce şu üç noktayı açıklığa kavuşturalım.

Bayat yeme dikkat!

Bu en temel kurallardan biri, ancak kimse dikkat etmiyor. Yeminin saklanması öyle basit bir konu değil,  hele hele öğütülmüş toz ya da pelet halindeyse. Küf diye bir hadise var. Böcek var. Bizde insan kalitesinin altındaki huhubat hayvan yemi olarak kullanılıyor - tarlada kalmış, güneşte yanmış, küflenmiş, su yemiş, elek altı vb. Yani zaten sizin tüketmeniz için uygun olmayan bir halde. Bu yemi bir de çuvallayıp, hava almaz bir şekilde üst üste saklarsanız ne olur? Hiçbir besleyiciliği kalmayan, küfün ve böceğin sardığı salak saçma bir şey kalır. Çoğumuz bu tür yemlerle besliyoruz hayvanları.

Kendi yeminizi kendiniz üretemiyorsanız (ki ihtimal zor) bulabildiğiniz en taze yemi satın alın. Hangi tarihte üretildiğine dikkat edin. Piyasa satılan yemlerin çoğu en az 2-3 yıl geriden geliyor. Doğru saklama koşulları sağlanmış olsa, huhubatta bu süre sıkıntı değil. Ancak iyi saklamıyorlar. Bu konu önemli, hem alacağınız yumurta sayısına etki eder, hem hayvan sağlığına.

Yani çok ürün satan, dükkanında ürünün fazla durmadığı yerlerden satın almak gerekiyor. Ucuz diye internetten bilmediğiniz kişilerden yem alırsanız ve yemin bir yararını görmezseniz şaşırmayın.

Tavukların yeme alışması zaman alıyor.

Köpek besleyenler bilir, köpek maması bittiğinde öyle dank diye yeni mamaya geçilmez. Biraz eskisinden biraz yenisinden, alıştıra alıştıra. Bizim ata çeşitlere komuyor da, süsülü püslü cins köpeklerin ayarları bozuluyor. Motor sıkıntılarıyla başlar veterinere kadar gider.

Hayatında mercimek yememiş bir hayvanın önüne mercimek koyduğunuzda haliyle yemeyecek. Mesela tavukların protein ihtiyacı için yeme %5 ila 10 oranında mercimek katabilirsiniz. Bakliat kuru kuru verilmez, ya pişireceksiniz ya da en az 2 gün suda şişireceksiniz (bizimle aynı, fasülyeyi şişirmeden yerseniz noluyor.. aynen). Yüzde beş az değil, çuvalla mercimek alacaksınız. Tavuklar yemezse sıkıntı olur.

Az az vererek başlayın. Tavukların mercimeği öğrenmesi 2-3 ay alıyor. Zamanla %5-10'a ulaşırsınız.

Durumu abarttığı sanıyorsanız vaktinde fabrikadan ataks aldığımı, sonra o tavuklara solucanı, eşelenmeyi vs öğrettiğimi.. Ah ah :)

Hayvanların iyileşmesi zaman alıyor ve bu süre kısa değil.

Birkaç yıldır bizim kümes ekibi yem deneylerinde kullanıyorum. İlk altı ay "piyasadaki en iyi öğütülmüş yem" deneyine maruz kaldılar. Onu, her biri altı ay ya da bir yıl sürecek şekilde, "piyasadaki en iyi huhubat karışımı", "en besleyici yem", "en besleyici kendin-yap yemi", "yeme ... katsak ne olur" serisi, "en ucuz yem", "en ucuz yem + katkılar" ve en son "en besleyici ancak düşük maliyetli yem karışımı". Genelde keyifliydi bu süreç. Kimi zaman pahalıydı, kimi zaman dengesizdi ancak keyifliydi, "en ucuz yem" hariç. En ucuz yem derken sadece buğday ya da sadece yulafı kastediyorum. Hiçbir ekleme yok. Çoğunluğun tavuk besleme şekli, hepimizin bildiği, köyde tavuk besleme deyince akla ilk gelen.

Yumurta kalitesi düştü, hayvanların sağlıkları düştü, yalnızca buğday deneyinde tavukların tüyleri döküldü, yerine yenisi çıkmadı. Açılan yaralar iyileşmedi. Hastalanan tavuklar kısa sürede öldü. Tüylerin parlaklığı gitti vs vs. Takviyeler işe yaramadı. Devamı konumuz değil. Konumuz bu yemden "en besleyici + maliyetsiz yeme" geçince olan.

İki üç haftaya toparlarlar dedim, olmadı belki bir - bir buçuk aya? Cık. Hayvanların eski formlarına yaklaşmaları 4-6 ay sürdü. Hala tam anlamıyla toparlayamayanlar var. Her biri farklı tonlarda yeşil, mavi, kahverengi yumurtladığı için takip edebiliyorum hangisinin toparladığını, hangisinin toparlamadığını. Sanılıyor ki iyi bir yem karışımı satın alınınca tavuklar bir hafta sonra yumurta basmaya başlayacak. O da bir canlı. Önce kendini bir toparlaması gerekiyor, iyileşmesi, kendi pilini doldurması. 4-6 ay kısa bir süre değil. O yüzden tavuk yetiştiricileri yumurta sayısı azalırsa hemen kesime gönderiyor hayvanı. 

Benim isteğim en ucuz yumurtayı elde etmek değil, bu yazıyı okuyorsanız muhtemelen sizin de değildir. Amacım maliyeti abartmadan ailem ve yakın çevrem için besleyici yumurta üretmek, çünkü o dışında kabuğu içinde sarı bir küre olarak satılan market yumurtaları gerçek yumurta değil. Ne tadı ne dokusu. Gerçekten çoook çok farkediyor.

Şayet siz de daha kaliteli yemlere geçerseniz ya da kendi yem karışımızı hazırlamak isterseniz, altı ay sonraki sonuçları dikkate alın derim. Hayvanlar bi toparlasın önce.

Bu arada evet, besleyici yemden en ucuz yeme geçince ilk dört ay ne yumurta sayısı, ne rengi değişti. Dört ay sonra yumurta sayısı azaldı, kalite market yumurtası seviyesine düştü. Deneyi uzattım, hayvanlar tüy dökmeye başladı, hastaladı.

.

Buraya kadar okuyup bir yem karışımı vermeden olmaz. Doğal tavuk yetiştirecekseniz vereceğiniz yem mevsime göre değişiyor. Benim formül biraz karışık. Hani kek hazırlarken bir temel hamur oluyor, bir de ona ekliyorlar ya onun gibi. Temel yem karışımım var, bir de ilaveler. Bu soğuk kış günlerinde temel karışımım şu. 150 kg buğday, 25 kg kırık mısır (hayvanları ısıtsın diye), 25 kg mercimek (%5 yeterli - niye fazla verdiğimi açıklarsam bu yazı bitmez), biraz aspir, biraz keten tohumu. İki gün suda şişirip öyle veriyorum, hem yem tüketimi azalıyor, hem de israfı önlüyor. Aspiri/ayçekirdeğini abartmayın, fazlası horozu öldürür. İlaveler konusu çok karışık. Böcekler var, deniz yosunu, biyokömür..

.

Önemli not: Yemde küf olması için küfü görmeniz şart değil, görmeseniz de üzerinde olabilir. Mesela çoğu kişinin yer fıstığına arlerjisi yer fıstığına değil de üzerindeki küfe. Küf'ün ilk kuralı - küf için uygun şart sağlandıysa küf vardır. Baktınız dükkan hava almıyor, az biraz nemli. Hemmen diğer dükkana. Bir aydır çuvallar orada duruyormuş, satılmamış. İstikamet diğer dükkan.

29 Aralık 2022 Perşembe

çalakalem: solomon çalışma dosyası

Bilicedeki börek sağlıksızmış. Niye? Çünkü çok yağlıymış. Sakatatlar, baklavalar da yasakmış. Kolestrolmüş, şekeri çokmuş. Ekmekler, makarnalar, açmalar da yasak. Glüten var içinde. Akide şekeri de yok, reçeller de. Isırdığınızda kenarından suyu akan hamburgerde de yasak. Acıbadem kurabiyesi de.

Saçma değil mi ya?

Bu dünayda yediğimiz lezzetli her bi şey sağlıksız, yasak. Lezzetsiz şeyleri yemek serbest. Marketten kereviz, pırasa, kabak ye yediğin kadar. Ne ile beslendiği belli olmayan tavukların göğsü, butu serbest. Ne tadı var, ne dokusu. Otlar bile şartlı serbest.

Çok saçma.

Canım cağ kebabı çektiği ve bir türlü yiyemediğim için yazmıyorum bunları. Bi düşünün, gerçekten çok saçma değil mi? Öyle bir tat algımız var ki "olur bu, yiyebilirsin" dediği istinasız her şey faul. "meeeh, bu ne bee" dediklerine istediğin kadar dayan ama. Biz bu kafayla doğada bir dakika yaşayamayız. Bir konuda anlaşalım. Dilinize güvenin.

LEZZETLİ HER ŞEY SAĞLIKLIDIR.

Tamam mı? Tamam. Anlaştık. Sipariş vermeden önce şu iki hikayeyi bi okuyuverin gayri, sonra dilediğiniz yağlı böreğe, makarnaya, ete, tatlıya girişebilirsiniz.

İlki bir çocuğun hikayesi. Misafirliğe gittiğimiz evin yeni veleti. Büyümüş ortada dolaşıyor, sıradan herkese sarıyor. Misafir gelecek diye hazırlık yapılır benim bidiğim. Hanımefendi ve beyefendiler yemek yapmazlarmış, en sevdiğim insan tipi. Hamburgerciden sipariş ettiler, herkes bi kenarda bir şeyler kemiriyor. Bu arada bizim velet - ismini hatırlamıyorum, ondan velet, yoksa tatlı bişi- ortalığı birbirine katıyor. Halimden pek mumnun olmadığımı anlamışsınızdır. Bi ben memnun değilim, bi de bizim velet. Patates veriyorlar, iki kemiriyor, hop yere. Hamburger veriyorlar, tükürüyor atıyor.  Kola verdiler, CPR ile geri döndürdük çocuğu. Tamam, tamam- teşbihte hata olmaz- kalp masajı yapmadık çocuğa. Ancak verdiği tepkiye bakacak olursanız, oracıkta boğazından aşağı zehir dökseydik daha iyiydi. Yıktı geçti ortalığı.

Uyumamışmış dün gece. Ondanmış huysuzluğu. Yalan!

Salim Abisi -siz kirpi diye tanıyorsunuz- cebinden elma çıkardı. Dünyanın en şekilsiz, delik deşik, kurtlu elması. Kırdı elmayı ikiye, yarısını velete verdi, yarısını kendine sakladı. Velet elmayla ne yapacağını düşünürken odayı bir koku sardı. Tamam tamam, gene abarttım,  yağ kokusunu bastıracak kadar elma kokmadı oda, ama çocuğun ilgisini çekecek kadar koktu. Bir ısırık aldı, daha doğrusu almaya çalıştı. Sakinledi. Geldi ayaklarımın dibine oturdu. Herkes hunharca hamburger, patates kızartması gömerken, biz kenarda kurtlu elma kemirdik.

Sonra muhabbet bana döndü haliyle. Salim çocuklardan çok iyi anlarmış. Yok, yalan. Anlamam.

Ben kafaya işte bunları takarım. Ya niye bu veletcağız patates kızartması, hamburger, dondurma dururken, benim kurtlu elmaya bitti? Biz hep kola, cips, ciklet peşinde koşardık 90'larda.

İkinci hikaye.

Kendimi bildim bileli ağır spor yapıyorum. Yüzmeyi ne zaman öğrendiğimi sorarsanız inanın hiç bir fikrim yok. Ha babam yüzdürdüler beni çocukken. Uyan, yüz, okul, yüz, ödev yap, uyu. Tekrar. Takımda filan da değildim, babamdan. E haliyle büyüyünce devam ettim spora. Eskisi kadar kasmasam da, her gün, koşudur, ağırlıktır, bir şeyler yapmaya çalışıyorum. O kadar ağır idmanlar yaptım sakatlanmadım, basit basit hareketler yaparken sakatlandım. Sakatlandığım dönemde yaptığı hareketere, programa vs aşırı dikkat ediyordum ama beslenmeyi önemsemiyordum. Doktor şöyle bir silkeledi beni, zorunlu full kolejen diyetine girdim. İlikler, tavuk kemikleri, kıkırdakları, her tür sakatat. Üç yılda iyileşti omzum, yüzmeye eskisinden daha güçlü döndüm, ama bir farkla. Arada lahmacunları gömsem de yediklerimin çoğunun besleyici gıda olmasına çok dikkat ediyorum, boş şeyler, dengesiz yemekleri tüketmiyorum. Yani genelde. Takıntılı diyebilirsiniz benim için, sebzelerin çoğu bahçeden, toprağa deniz tuzu atıyorum, tavuklara böcek topluyorum, eve deniz yosunu taşıyorum. 

Tek takıntılı ben değilim. Sporcuların çoğunda var bu takıntı. Triatloncu bir arkadaşım excel tablosu oluşturmuş, cevizi şu üreticiden, et şuradan, balık şu tezgahtan diye. Çıktısını aldık 15 sayfa sürüyor. Datçadan bal aldım diye -ki bence #teamdatça her türlü efsane- dis yedim soyunma odasında. Bal Hakkari'den alınırmış, dağlardan topanırmış. Evet, soyunma odasında kim nereden hangi sebzeyi, eti, balı aldığı konuşuluyor. Taze Mutfak en çok nerelerde konuşuluyor diye ısı haritası çıkarsalar, soyunma odaları kıpkırmızı çıkmazsa bahçeyi kapar giderim. "Abi sen karabuğday ekmeğini nereden alıyorsun?" "Tazemutfaktan" "A, öyle mi, geçen gittim yoktu, bitmiş" "sonuncuları ben aldım" "tamam, senden önce gidelim kalmıyor hahah". Bu arada ben kabinde "İnsan kaç tane karabuğday ekmeği alır ki?! Sonuncularmış, yuh!"

Sebebi recovery hikayesi. Spordan sonra vücudun kendini toparlama süresi ve şekli. Kimi günler -rüzgarlı günlerde genelde- kümeste yumurta olmuyor, marketten yumurta alıyoruz. Market yumurtası kaslarımdaki ağrıyı almıyor. 3-4 gün en fazla, sonrasında ağrılar dayanılmaz oluyor, takviye almam gerekiyor. Bir de market yumurtasından az miktarda yersem kaşınmaya başlıyorum, bizim kümesten 7-8 yumurta yiyorum kaşıntı maşıntı yok. Durumu abarttığımı sanmayın, kürsüye oynayanlara kıyasla benim hikayeler solda sıfır. Doğrudan üreticiden vişne avlayıp -tabi öncesinde üreticiyi avlayıp-, sonra evde kilolarca vişnenin çekirdeğini tek tek, çıkarıp donduran/kurutan arkadaşım var. Eleman şirket yönetiyor, sabah 4'de kalkıp her gün saatlerce idman yapıyor, bir de yetmezmiş gibi boş vakitlerinde vişne ayıklıyor.

Olayın özü şu. Bizim veletin kurtlu elmayı sevmesinin tek nedeni besleyici olması. Pazardan alınan elmalardan değildi o elma, şekerli sulu bir şey değildi. Çocuğun tat duyusu daha bozulmamış, en besleyici gıdaları arıyor. İçi boş yağlı patates ya da 15 dananın etinin karışımıyla hazırlanan eti değil. Şeker bombası kola'yı hiç değil. 

Benim tat duyum daha çocukken bozulmuş. Yediklerimin zararlı mı, yoksa boş gıda mı, hiç anlamıyorum. Daha doğrusu anlamıyordum. Bahçeyle ilgilenmeye başladıktan sonra yavaş yavaş tat duyumu geri kazandım. Şimdi hamburger yemiyor muyum, yiyorum. Ama lezzetli gelmiyor. Kola da, cips, şekerler, çikolatalar da. Marketten karnabahar, kereviz - düşman başına. Bahçeden bir adet turp ile doyacakken insan niye sebze görünümlü plastik alsın ki.

Muhtemelen bu yazıyı okuyanların çoğunun tat duyusu bozuktur. Çayı şeker atmayı bırakanlar, ekmeğe ara verenler, sigarayı bırakanlar. Uzun uzun yazmayayım, anlıyorsunuzdur duyunun kaybolmasını. Besin değeri yüksek gıdalarla beslenmeniz gerekiyor. Bunun için de tat duyunuzu geri kazanmanız gerekiyor. 

İşte o zaman bu lezzetli, bu bozuk diyebiliyorsunuz. Tat duyunuzu geri kazanın, dilinize güvenin ve istediğinizi yiyin. Lezzetli demek, besleyici demek. Vücudunuzu tamir edecek gıdalar demek. 

Not: Olay haliyle subjektif. Üşürseniz şekerli, yağlı gıdalar ister vücut. Tabii o zaman yağlı yağlı böreklere yükselirsiniz. Yukarıdaki yazı "normal şartlar altında" durumlar için geçerli. Bağımlılar, dengesiz ve stresli hayat süren insanlar ve benzerleri için değil. Kim gerginken abur cubur yemez ki :)

.

Hop! Bu blog yaşam, yemek blogu değil. Bahçe, permakültür bloğu. Besin değeri yüksek sebzeleri, meyveleri ve tavukları nasıl üreteceğinizi yazayım. Ya da yöntemlerden birini mi desem? Yöntemler gani!

.

Hangi yöntem olursa olsun olay toprak.

Besleyici gıdanın hikayesi toprakta başlıyor, toprakta bitiyor.

Bu kadar :)

Önce toprağı toparlamanız lazım. Topraktaki besin değerlerinin yükselmesi gerekiyor. Öyle sadece kimyasal gübreyle de değil, hayat ile. Toprağın yaşaması gerekiyor, hayat dolu olması gerekiyor. 

Peki nasıl? Orası karışık işte. Biyolojiye yüklenenler var, olayın kimyasına abananlar. Farklı fikirler var. Bugün bunlardan yalnızca biriyle ve hatta yöntemini de değil, hesapta kullanılan excel tablosunu vereceğim. Olayın derinliklerine girmiyorum, giremiyorum, çünkü (1) öyle bir yazıyla hatta bir kitapla anlatılacak bir konu değil (2) ben de yeni öğreniyorum. Şöyledir böyledir deyip, hatalı önerilerde bulunmak istemem. Fukuoka'da, biyokömürde, kompostta geri durmam. Yılardır kullanıyorum, yapıyorum, geliştiriyorum. Toprak öyle değil ama. Uçsuz ucaksız bir konu, disiplinler arası.

Bu yüzden iş başa düşüyor, kaynakları okumanız ve yorumlamanız gerekiyor. Şaka yapmıyorum, gerçekten, okuyuverin gayri. Gelelim Steve Solomon'n dediklerine.

Steve Solomom diyor ki topraktaki kimyasal denge bozuk olduğunda sağlıklı sebze yetiştirmek mümkün değil. Toprak değerleri tam olmalı ki sebze de tam olsun. Buradan yola çıkarak hedef değerler belirlemiş ve toprak analizlerini buna göre değerlendiriyor, toprağa gübre katıyor.

Açıklamaları, niyesi, nasılı kitabında. Steve Solomon - The Intelegent Gardener: Growing Nutrient-Dense Food, Gardening When It Counts. (libgen'de var). Bir de bi pdf dosyası var - Intelegent Gardener - Worksheets.

.

Solomon'un dediklerini beş senedir bahçede deniyorum bahçede. Küçük bir yatakta başlamıştım denemelere, çok memnun kaldım, gitgide büyüdü ve bu sene bahçenin yarısında Solomon'u uyguladım. Lafı fazla uzatmadan artıları eksileri:

Artıları:

  • Bitkiler daha güçlü; böcek saldırılarına, aşırı yağış, rüzgar vb. daha dayanıklı
  • En lezzetli sebzeler bu yöntemle yetişiyor. Çapasız tarım yöntemlerinden biri hariç diğer yöntemler Solomonla yarışamıyor - Charles Dowding ikinci sırada.
  • Toprağın kendini toparlaması hızlandı. Eklediğim kompostu daha çabuk kabül ediyor, toprak malçı "yiyor" ama tüketmiyor, kendisine katıyor.
  • Daha az kompost kullanma imkanı sunuyor bu yöntem. Kompostu toprağın organik madde seviyesini yükseltmek için kullanıyorum, gübre olarak değil.

Eksileri

  • Gübreleri temin etmek, toparlamak biraz dertli. Eskiden daha dertliydi, pamuk küspesi vb'ni bulamamıştım ilk yıllarda.
  • Pahalı.
  • Hangisi kimyasal hangisi organik gübre? Bu yöntemin organik olmadığından eminiz ancak kimyasal da diyemeyiz. Bence bir çeşit agresif tedavi yöntemi. Kimyasalcı damgası yiyebilirsiniz, dikkat edin. Ancak kimi gübreler de organik olarak yok. Nereden bulacaksınız pirinç samanını.
  • Solomon herkesin bol miktarda komposta ulaşma şansı olmadığını söylemiş. Doğru. Ancak bu kompostu bu kadar az kullanmak için bahane olamaz. Yani bence.
  • Bu yöntemde sulamaya mutlaka dikkat etmek gerekiyor. Bilhassa yazın yeterli sulama yapılmazsa büyüme duruyor, bitkiler afallıyor ve toparlamaları -bol bol sulasanız da- 2-3 hafta sürüyor. Sulamayı ihmal etmeyin, saatlari ve hortumları düzenli kontrol edin.
  • Toprak analiz sonuçları, analizi yapan labratuar/yöntemlerden bağımsız değil. Sonuçları yorumlamak, kullanılan yönteme göre değerleri azaltmak/arttırmak, Solomon'un önerilerine göre kalibre etmek gerekiyor. Bu aşamada yapılan hatalar da ufak hatalar değil, sonuçları uçuruyor. Dikkat etmek gerek. Bu yöntem malesef fazla karmaşık. Hata yapabilirsiniz, temkinli olun.

Solomon tek kaynak değil, Elaine Ingham var, başkaları var. Siz araştırın, bu arada bu dosya da bir kenarda köşede bulunsun.

Excele geçmeden önce yorumlar:

  • Solomon olsun ya da olmasın, toprağınızı analize gönderin ve sonuçları görün.
  • Solomon'un önerdiği seviyelere bence çıkmamalı. Ne onun dediği labratuarlarda analiz yaptırma şansımız var, ne dediği gübreleri harfiyen uygulamamız. İlk hedef olarak %50-%70 bandı iyidir (azot, kalsiyum hariç). Sonraki sezonlarda bitkilerin davranışına göre/doku analizine göre devam etmekte fayda olabilir.
  • Analiz ve excel ne derse desin önden (gübreleri eklemeden 2-4 hafta önce) alçı/jips vb uygulamakta fayda var. Karstik toprakta bile.
  • Kompostu ihmal etmeyin. Solomon'u uygulasanız da uygulamasanız da organik madde yüzdesi olarak %5 değerini aşmakta büyük fayda var. Bol bol ekleyin.
  • Biyokömür mevzusunu çözemedim. Solomon'a biyokömür ekleyince ya efsane ötesi sonuçlar alıyorsunuz (dev turplar, ancak fındık turptan daha sulu, taze ve kıtır kıtır) ya da ilk sene hiç sonuç almıyorsunuz. İkinci sene toparlıyor ama ilk sene saçmalarsa hiç şaşırmayın. Toprağın tuzluluğuyla alakalı bir durum olmalı, bilemedim.
  • Misal yemeğin tuzu azsa, ideal değil tabii ama eklersiniz olur biter. Yemek çok tuzluysa.. çöp. Toprağa gübre eklerken, hele böyle ince ince hesap yapıp eklerken sınır değerlere dikkat etmek, aşmamak, bir tık mesafe koymakta fayda var. %80'den sonrasını yıllara yayın derim, ilk sene %50-70, ikinci sene %70-80 takip eden senelerde %5 arttırarak (kompost uygulaması yeterli gelecektir zaten) fayda var. (bu öneri akdeniz iklimi için)

.

Bu excel dosyası çalışma dosyam. Daha bitmedi değil, hiç bir zaman bitmeyecek. Defaten kontrol ettim ama hatalar olabilir. Ticari bir amaçla da paylaşılmadı. Bu dosyaya bakarak kendi dosyanızı oluşturmak isterseniz ne ala. Aynısını kullanacağım diyorsanız dikkat ederek ilerleyin. Üniversitede hazırladığımız dosyalar gibi hazırladım, tıklayınca formülü gözüküyor. Modül vs eklemedim formüller kolay değiştirilsin diye, dedim ya çalışma dosyası. 

Türkçe açık kaynak yoktu. Artık var. 

.

 Bu dosyalar "katyonu bol" ve "karstik" toprak için (pH>7). Asidik toprak cinslerinde hesap değişiyor, düzenlemeniz gerekiyor. Açıklamalar içinde.

.

Karstik hesap tablosu: https://docs.google.com/spreadsheets/d/1tCBCI0Om9cJZPcKokM8sxbMUvU4mhm0x/edit?usp=sharing&ouid=114408016874764833857&rtpof=true&sd=true

Katyon hesap tablosu: https://docs.google.com/spreadsheets/d/1iu49cYx-ltFUD11Hdi_JuFqqd4IT-cmP/edit?usp=sharing&ouid=114408016874764833857&rtpof=true&sd=true

Kolay gelsin :)

10 Ağustos 2022 Çarşamba

çalakalem: kalın altık (deep bedding)

Kim derdi tembellik para edecek diye. Kümesi, ağılı, ahırı temizlemiyorsun hayat güzel oluyor :)

Deep bedding'in Türkçe'si varsa bilmiyorum, duymadım. Kitaplarda da denk gelmedim. Kelime kelime tercüme edersek derin altlık olur ama -sordum soruşturdum- kalın altlık dedik. Malç sererken deep mulching diye bir yöntem var, onu malçı kalın sermek diyoruz ya da kalın malç yöntemi diye. Hem ondan, hem de deep Türkçe'ye yüksek diye tercüme ediliyor (deep beem, yüksek kiriş). Lafı uzatmayayım, fikriniz ya da itirazınız varsa instagramdan mesaj atıverin gayri.

Peki nedir kalın altlık yöntemi? Normalde kümese altlık olsun, kokuyu alsın, temizlemesi daha rahat olsun ve gübreyi emsin diye talaş, saman sereriz sonra haftada bir temizleriz. Kalın altlık yönteminde ise haftada bir temizlemek yerine haftada bir üstüne tekrar talaş/saman seriyoruz. Bu böyle altı ay belki bir yıl gidiyor. Kat kat. Yarım metre belki de 1 metre kalınlığa erişiyor. Sonra içeridekileri dışarı alıp başa dönüyor, tekrar talaş seriyoruz. Kalın altık yöntemininin mantığı da, süreci de komposta benzer. Ancak bu sefer kümeste, ağılda, ahırda hayvanlarla beraber yapmaya kalın altlık yöntemi deniyor. Kahverengiler bizden (saman, talaş, kuru yaprak gibi), yeşiller hayvanlardan (dışkı, idrar vb.)

Peki kalın altlığı tercih etme sebepleri neler?

  • İstiflemek için. İstiflemek bir taşla iki kuş vurmanın permakültürcesi (açıklaması instagramda sabit hikayelerde). Zamandan ve işten tasarruf ediyorsunuz kalın altlık yönteminde. Kümesi 6 ayda bir ya da yılda bir temizliyoruz. Kümeste daha az zaman harcayacaksınız, daha az yorulacaksınız. Temizlerken büyük aletler, makinalar kullanabilirsiniz. Haftada bir kümes temizlemek bana hep angarya gelmiştir. Gidersin, temizlersin, altını serersin vs. 1 saat sürmez. Eee sonra, git eve üstünü değiştir, yıkan. Aynı işi her hafta yarım saat yapmayı sevmiyorum. Altı ayda bir tüm günümü almasını bin kat daha iyi. Üstüm bir kere kirleniyor.
  • Gübreyle değil kompostla muhattap oluyorsun :) Bu benim en sevdiğim özelliği. Malzeme ekledikçe alttaki katmanlar kompostlaşmaya başlıyor. Elle tutabileceğiniz, kötü kokmayan (orman toprağı kokan) bir malzeme. Bunu küremesi, taşıması gübreye kıyasla daha çekilir diyelim :) Koku yok, hafif bir sıcaklık var, küreğe yapışmıyor..
  • İçerinin sıcaklığını düzenliyor, soğuksa arttırıyor. Kompostlaşma süreceinde ortama ısı verilir. Kalın altlık yönteminde de alt katmanlar zamanla ısı vermeye başlıyor. İdeal oranlarda yeşil ve kahverengi malzemeleri karıştırmadığımız için kümesin zeminin 70 küsür derecelere ulaşmasını beklemeyin. Kahverengiler kalın altlık yönteminde ağır bastığı için ulaşabileceği en yüksek sıcaklıklar 30-35 derece. Böyle alttan güzel bir sıcaklık geliyor. Kalın altlık yöntemini kullananların kümesi sonbaharda temizlemek yerine ilkbaharda temizlemelerinin başlıca nedeni bu. Soğuk bölgelerde yılda bir temizleniyor. Alttan gelen sıcaklık sıkıntı yaratmasın diye yazın talaşı daha kalın seriyorlar. Hem tepkime azalıyor hem de karbon katmanı ısı yalıtımı sağlıyor.
  • Hayvan ölümlerini azaltıyor. Bunun nasıl olduğu tam anlaşılmış değil, ancak katmanları serdikçe hayvan ölümü azalıyor. Buna yararlı bakterilerin sebep olduğu söylenir. Katman sayısı arttıkça kümeste tavuk/civciv ölümü hastalık görülme ihtimali azalıyor. Richard Perkins civcivleri büyüttüğü "ana kucağında" en yüksek civciv ölümünün talaş inceyse olduğunu tespit etmiş. Sırf bu yüzden ana kucağını kışın temizlemiyor, ilkbahar geldiğinde eski altlığı hafif sulayıp üstüne yeni talaş seriyor. Denedim, dediği doğru. Ana kucağını temizlemedim bu sene ve dediği gibi civciv ölümleri azaldı. Pek fotoğraf çekilecek bir görüntü yoktu - yalan yok- ancak civciv ölümünün azalması daha önemli.
  • Hayvan ölümlerinin dışında mantar ve bakterilerden kaynaklanan hastalıklar da azalıyor. Tabii burada tavukların bastığı son katmanı kuru tutmak önemli. Bit pire derdi olmasın diye son katmana diatom serpebilirsiniz. 

Püf noktaları:

  • İlk katmanı az biraz kalın serin (15 cm kadar), tavuklar üzerinde biraz daha uzun süre dursun. Şöyle 2-3 hafta kadar. Sonra abartmadan sulayıp üzerine karbonca zengin malzeme serin. İdeal malzeme kaba talaş. Daha az ideal malzeme saman ve kuru güz yaprakları. En az idea malzeme ince talaş. Hatta ideal değil o, mümkünse kullanmayın.
  • Haftada bir ya da iki haftada bir karbonca zengin yeni bir katman serebilirsiniz, 5-10 cm kalınlıkta. Peki en ideali bu mu? Değil. İstagramda paylaşmalık bir görüntü elde etmek istiyorsanız sık sık ince katman serin. Haftada iki kere mesela. Bir çuval talaş kenarda dursun, haftanın belli günleri üste serin. Hatta ortaya yığın, tavuklar sizin için yayar.
  • Her 3. katmana geldiğinizde kalın altlığı sulayın. Sonra üzerine kuru talaş serin. Sulama işi abartırsanız alt katmanlar havasız kalır, kokar. Nemlendirecek kadar.
  • Bir kürek derinliğine geldiğinizde (30 cm kadar) dirgenle alt katmanları havalandırmakta fayda var. Şart değil, püf noktası. Alt üst etmenize gerek yok. Dirgeni sokup, dirgeni az biraz kendinize doğru çekin. Yeterli. Dirgeni yamultmaya hiç gerek yok :)
  • Her kuru katman serdiğinizde talaşa diatom atabilirsiniz. Bit, pire vb ile mücadelede fayda edecektir. O kadar karbon serince deli bit olur gibi gelir ama olmuyor esasında. Emin olmak için..
  • Buradan çıkan malzemeden kompost elde edeceğiniz için katmanları seriyorken kompostu düşünerek de malzeme ekleyebilrisiniz. Mesela bir katman deniz yosunu. Deniz yosunu yeşil malzeme olduğu için bir gün sonra talaş ya da saman sermeyi ihmal etmeyin. Midye kabuğu, kum, az biraz bahçe toprağı, vermikülit, perlit (bu son ikisi mikroyeşilliklerden) gibi. Biyokömür nem tutar, ona dikkat. Bence mutlaka ekleyin ancak nem tuttuğu için kalın sermeyin, hayvanların ayaklarında hastalığa neden oluyor.
  • Yukarıda yazmıştık, kümesi ısıtması için katmanları ince tutun. Yazın daha kalın serin. 

Farklı hangi fikirler var? 

  • İlki katmanlara biyokömür eklemek. En alt katman belki 6 ay belki de 1 yıl hiç hava almayacak. İster istemez de üst katmanlardaki sıvı bu en alt katmanda birikecek. İlk katmana biyokömür eklerseniz hem suyu emer hem de fazla azotu tutar, kokuyu engeller. Bu ilk katmanı bir çeşit çocuk beziymiş gibi düşünün. 
  • Altığı karıştırmak tabii ki kompostlaştırma sürecini hızlandırıyor. Ancak bu kadar çok malzemeyi karıştırmak her babayiğidin harcı değil :) Hele hele ağıl, ahır gibi geniş alanlarda. Joel Salatin -ahırda- saman katmanlarına mısır atıyor. Çuvallarca hem de. Onun ahırında kalın altlığın 1,5 hatta 2 m yüksekliğe ulaşması gayet normal. İlkbaharda sığırları dışarı alınca ahıra domuzları salıyor. Domuzlar mısıra ulaşmak için bütün altlığı alt üst ediyor. Bu şekilde hem domuz yetiştirmiş hem de kompostu havalandırmış oluyor. Bizim domuzlarla pek aramız yok malum. Buğday serpeliyorum bazen. Altlığı kümesin bahçesine aldığımda tepe gibi yığıyorum. Tavuklar içindeki buğdaya erişmek için bu tepeyi param parça ediyor. Aynı mantık, benzer yöntem :)
  • Yazının bu kısmına kadar defalarca ifade ettim ama kalın altlığın en büyük avantajı zahmetsiz kompost elde etmek. Romantik siyah altın hikayeleri değil demek istediğim. Konu hep para. Hikayelerde hesabını paylaşmıştım bir süre önce. Artan yem fiyatlarıyla makul bir fiyata yumurta üretmek mümkün değil. Ya yumurta fiyatlarını arttıracaksınız ya da bu işi bırakacaksınız... Ya da kompost üretip pazarlamaya başlayacaksınız. Ürettiğim 15 m3 kompostun değerini hesaba kattığımda bizim kümesteki yumurtalar bedava geliyor. Bu yöntemleri (kalın altlık ve kümeste kompost üretimi) uygulamadan önce yılda 5 m3 gübre satın alıyordum. Şu an ürettiğim kompostu ihmal edip sadece eskiden satın aldığım gübreden ettiğim tasarufu dikkate alırsanız yumurtanın tanesi takriben 0,45 liraya geliyor (bu da kümesin yarısı horoz, kalan tavukların yarısı da yumurtlamıyorken olan durum). Yem fiyatlarından şikayetçiyseniz bence ya kompost üretin ya da tavuk traktörü gibi alternatif yöntemlere geçin. Tavuk traktörü vereceğiniz yem miktarını azaltmaz ancak işletme giderlerini azaltır.
  • Tavuk traktörünü biliyoruz, her gün ya da gün aşırı hareket ettirilen bir çeşit kafes. Kafes ama tavuklar doğal davranışlarını sergileyebiliyor. Peki ya hareket ettirmezsek, kalın altlık yöntemini tavuk traktörüne uygularsak? Bu kış ve ilkbahar tavukları hareket ettiremedim ve böyle bir uygulama yapmam gerekti. İsim olarak artık hareket etmediği için bu sisteme traktör diyemeyiz. Kompost kümesi dedim ya da yükselen kompost. Şehirde dar alanlarda gayet güzel oluyor. Traktörü sonunda hareket ettirdiğinizde ya kompostun içine direkt balkabağı ve mısır gibi aç bitkileri ekiyorsunuz ya da malzemeyi yataklara malç/kompost olarak seriyorsunuz. Bizim standart tavuklar biraz büyük kaçtı bu işlem için, bantamlarla deniyorum. Denemeleri hikayelerde görürseniz şaşırmayın.

Kalın altlığın dertleri:

  • Kümes, yatak buna göre tasarlanmış değilse biraz sıkıntılı.Sonuç oalrak 1 mye kadar (hatta ahırlarda 2 mye kadar) malzeme yığılacak. Altlık daha kalınlaşmadan, yani girişler kapanmadan, üç ayda bir kümesi temizleyerek mevcut yapılarda durumu kotarabilirsiniz. Ancak bu sistemi esas alacak bir kümes, ahır ya da ağıl tasarlayacaksanız malzemeyi içinde tutacak, giriş-çıkış ve pencerelere malzeme kaymasını engelleyecek bir seti mutlaka (beton duvar, ahşap vb.) tasarımda düşünün.
  • Malzemeye ihtiyaç var. Hem de çok. Kompost yapıyor gibi düşünün, nasıl kompost kurmak için bol keseden malzemeye ihtiyaç var, altlık için de aynısı geçerli.
  • Yeni katmana malzeme ekliyorken zamanlama önemli. Geç kalırsanız gübre eziliyor, yüzeyi kabuk kaplıyor. Bunun olmasını istemezsiniz.
  • Sulama önemli. Kompostu nasıl suluyorsak altığı da öyle suluyoruz. Biraz kuru tarafta kalmakta yarar var. Ancak en önemli şey kümese, ağıla ya da ahıra yağmur/su girmemeli. Katmanlar çok ıslanırsa hava alamaz, yani oksijen alamaz. Anaerobik olur. Kokar ve yararlı bakterilerle değil kötü bakterilerle uğraşırız. Kayvanların ayaklarında mantar, ya da solunumla geçen hastalıklar olur.
  • Tavuklar aklına eserse kümesin orta yerine yumurtluyor. Bakıyor, oh mis, yumuşacık. Talaş da serili. Hazır gelmişken şuracığa yumurtlayayım diyor.  Sahte yumurta almalı, folluklara koymalı. 
  • Yöntem böyle ancak öğrenmek vakit alıyor. Ne kadar su koyacaksın, ne zaman yeni kat sereceksin? Bunlar hep tecrübe. Emin değilseniz samanı, talaşı ince serip nem ve kokuyla uğraşmak yerine kalın serin, süreç daha yavaş olsun. Eliniz alıştıkça hızlandırırsınız.
  • Ördek gibi su seven canlılarda bu yöntemi uygulayamazsınız.
  • Ortaya çıkan azot bileşenleri kalın altığa hapsoluyor. Bu iyi bir şey, kompostaki gibi. Bereket kaçıp gitmiyor. Ancak sistem bir yerden su alırsa, havasız kalırsa ya da başka bir nedenden ötürü çalışmazsa hapis olan azot bileşenleri açığa çıkar ve kümesi boğar. Bu anca ya çok talihsiz ya da bile bile yanlış uygulama yapanın başına gelir. Zor ama imkansız değil. Gerçi kurduğum kompostlardan biri alev almıştı, di mi :) Uyarıdır. Kümes su altında kalırsa acelesinden malzemeyi yenileyin.

Son iki şey. 

İlki bu yöntem yani kalın altlık yöntemi çığır açan yep yeni bir yöntem değil. Asırlardır yapılan şey. Kimse yeni bir şey icat ettik demiyor. Bir isim verildi, çerçevesi- nedir ne değildiri tarif edildi. İkinci şey de laktoserum, kompost aktivatörü, bokaşi gibi ürünleri kullanmanıza hiç gerek yok. İlla bir şey olmalı, eklemeliyim diyorsanız kümesin orta yerine işeyin*  :)

*İşeyin lafı hem espiri hem de gerçek. Espirisi.. komik çünkü, tarlada balkabaklarını tek tek dolaşıp işeyen biri vardı permieste. Çok gülmüştük sonra işe yarayınca hepimiz bir tur bahçeleri döndük. Çünkü gerçekten öyle! Bir yere bakteri aşılamak istiyorsanız, kompost, altlık ve biyokömürü aktive etmek istiyorsanız en ucuz, en kolay ve en doğru yöntem işemek. Olayı karmaşıklaştırmaya gerek yok. Mesleğiniz mikrobiyog, çevre mühendisi ya da benzeri değilse..

**Altlık kalınlaştıkça en alt kısım bir süre sonra fermente oluyor. Yerinde bokaşi gibi. Ön-kompostlaşma. Wow'luk da bir hadise değil, napcaz şimdilik de :) (buradaki fermantasyon önkompostlaşma görevi görüyor. o yüzden süreci komposta benzettim bokaşiye değil - bokaşi gıda atıklarından (çöpten) yapılan turşu, çöp turşusu, yemelik değil)

*** 2.,3. ve 4. resimler internetten aşırma.

14 Aralık 2021 Salı

çalakalem: gerilla bahçeciliği

 Geçenlerde bu senenin 3. mısır hasatını yaptım. Üçüncü derken, üçüncü kez mısır topluyorum demiyorum aynı cinsi önceki hasattan aldığım tohumla ardı ardına 3 kere ektim, onu diyorum. Ek, yetiştir, topla, kurut, tohum al, başa dön :) Yoksa ohhooo, bu sene o kadar çok mısır ektim ki sayfayı takip edenler bıktıysa şaşırmam. Sayfaya koymadıklarım var bir de.

Son paylaşımda mısırı alışılagelmiş şekilde değil, gerilla bahçeciliğiyle ektim dediydim. Ola ki gerilla bahçeciliğini merak edenler olur diye de vikipedi'ye link verdim. Tembelliğime geldi, kolaya kaçayım dedim. Cık. Olmadı. Hadi bir çalakalem.

Gerilla bahçeciliği size ait olmayan bir toprakta/alanda izin almadan bir şeyler yetiştirmek anlamına geliyor. İzinsiz. Aykırı bahçecilik yöntemlerinden biri (Aykırıdan kasıt, mesela İstanbul Reşitpaşa'da keçilerini yol kenarındaki otları besleten br teyze vardı. Onun yaptığı aykırı hayvancılık). Politik olduğu da söyleniyor. Demokrasinin, eşitliğin temsili, kapitalist düzende bir vicdan haykırışı, otoriteye karşı asil bir duruş olduğunu iddia edenler de var...

Şey.

Iııııı. Yaanii. Okul, hastane bahçesine biber eken güvenlik görevlilerinin ne kadar politik düşüncelerle fideleri ektiği tartışılır. Bence boş vakitlerini değerlendiriyorlar. Eve bir poşet biber götürünce muhabbet oluyor. 

O yüzden politiktir demek abartılı geliyor bana. Bizde - Türkiye'de-  gerilla bahçeciliği bir akım değil, bir yöntem. Sebze, çiçek vb yetiştirmek, etrafımızı güzelleştirmek, enerji atmak için yaptıklarımızdan. Gerilla bahçeciliği adını New Yorktaki Yeşil Gerillalar grubundan alıyor almasına da bizim o grupla pek bir alakamız yok. Bizdeki gerilla bahçeciliğini ısrarla politik yorumlamak isterseniz, bence, NY'a değil 1700'lerin Britanyasına, 3. George'a, allotment kavramının çıkışına ve gecekondulaşmaya bakmak gerekli. Hatta ve hatta ata tohum merakına - ata tohum hareketine bakmak iyi bir başlangıç olabilir sanki. Politik kısmı en sona sakladım. Gördüğüm kadarıyla uygulamada iki çeşit gerilla bahçeciliği var. Biri olayın gerilla kısmını vurgulayan. Gizli saklı. Ketum bahçecilik diyorum ben ona. Diğeri de bahçecilik kısmınını vurgulayan, bendeki adı dikkafalı bahçecilik. İnsanın gözüne sokan. Alakasız yere bahçe kuran, millet bahçesinin ortasına patlıcan eken çeşidi (olmaz mı, var öyle biri... Okuyorsa sözüm ona: Bir gün başımızı belaya sokacaksın, başka yere ek şunları! Kimse anlamıyor protestonu :)

Benim yaptığımın adı ketum bahçecilik. Boş ya da kullanılmayan bir arazi buluyorsunuz ve kimseye çaktırmadan dilediğiniz bitkiyi oraya ekiyorsunuz. Sonra hasat ediyorsunuz :) Kesinlikle bakım yapma, bahçe kurma amacınız yok. Belki sadece orta kısımdan böğürtlen gibi bitkileri temizleyebilirsiniz, ancak kenarlar kalsın. Çok gerek yoksa araziyi yenilemek, çapalamak, gübre atmak da.  Tohumu ya doğrudan tohum serpiyorsunuz ya da kil topuyla. Fideyse fide ekeceğiniz yeri şöyle bir üstten çapalayıp hızlıca fideleri ekip araziden çıkıyorsunuz. Dışarıdan bakanlar "aaa burada balkabağı mı yetişiyor, kuşlar ekti herhalde" demesi lazım :)  Kil topunun ne olduğunu, nasıl yapıldığını bu blogda da instagramda da paylaşmıştım. Uzun uzun yazmacağım, hızlısından birkaç not:

  • Öncelikle bahçekondu (gerilla bahçeciliğinin yapıldığı yer) dikeceğiniz yeri iyice bilmek gerek. Hayvanlar giriyor mu? İdeal değil ama çaresi var. Her hayvanın sevmediği bitki illa vardır. Onların tohumlarından da katın kil toplarına. Memeliler pek sevmez dikenli bitkileri. Kediler kokularda hassas. Toprağı iyi mi, su tutuyor mu? Bunun da çaresi var. Kil topu yaparken içine gübre atabilirsiniz. Açıklamıştım. Su tutma işi biraz daha alengirli. Yer örten ama yavaş gelişen bitkilerin (malç) tohumlarından katın. Atık, çöp ya da herhangi zararlı bir şey var mı toprakta? Varsa uzak durun derim. Şaka değil, çöp varsa ya da otoyol/sanayi bölgesi yakınındaysa pas geçin.
  • Amacınız ne? Domatesler, biberler yetiştirmek istiyorsanız -yalan olmasın- işiniz biraz zor, çünkü bu işin espirisi herkesin (hayvan olur insan olur) balıklama atlamayacağı cinsleri ekmek. Bizim millet sever öyle dalından meyve koparmayı, göz hakkı diye karpuz tarlasını kaldırmayı. Kendinize ekiyorsanız göze çarpmayan bitkileri ya da hasat tarihini kestirmesi zor türleri tercih ederseniz iyi olur. Mesela turp, şalgam, yer elması gibi toprak altında yetişen bitkiler. Siyah domates, siyah/mor biber, değişik balkabakları, aşırı acı biber çeşitleri ya da domates görünümlü patlıcan. Dikenli bitkiler, arsız bitkiler. Arsızlara örnek tatlı patates.
  • Tavuklar için yemlik bitkilerden kil topu yapabilirsiniz, sonra gider hasat edersiniz. Buğday, darı, balkabağı, mısır. Gene göze çarpmayan, albenisi az çeşitleri ekmeye özen gösterin. Çilek mısırı, uzunçeroki mısırı mesela. Çelimsiz şeyler. Kimse onlar için bahçeyi alt üst etmez.
  • Yaban hayatı desteklemek için de gerilla bahçeciliği de yapılır. Tohum topuna darı, yonca, buğday ve çeşitli çiçek tohumlarından (akşam sefası gibi) katın. Kaplumbağalar için marul, yeşillikler, ötücü kuşlar için, deve dikeni ve diğer dikenler, yararlı böcekler için maydanoz ve sığ çiçekleri olan bitkiler, kelebekler için turp. Kendi karışımlarınızı yapın. Denemekten yanılmaktan korkmayın. Elinizde fazla sebze tohumu varsa, katın gayri. Yonca tohumu varsa ondan da katın. Arılar için karışımlar hazırlayabilirsiniz. Her bölgede arıların tercihi farklı, o yüzden karışım vermiyorum.
  • Benim en sevdiğim gerilla bahçeciliği yabani bitkileri, sebzeleri yetiştirmek. Daha doğrusu kendi başının çaresine bakanları. Sulak bir yer mi gördüm söğüt dolu sokuşturuyorum. Bir sene sonra gelip fidelerimi alıyorum. Ya da nane. Hemen sarıyor. Kim evde bayır turbu yetiştirir ki? Dikin bir yerlere, kendi yayılır zaten. Yol kenarlarında karakafes otuna denk gelirseniz bilin ki kirpi pek uzaklarda değil :) Arada bir orakla gidip hasat ediyorum, yaprakları bir bidona basıyorum. Sonra kendi bahçemde gübre olarak kullanıyorum. Bir iki kere çok yanlış bitkileri ekmişliğim vardır, siz siz olun kolay yetişiyor diye istilacı bitkilerden ekmeyin. 
  • Sapan gerilla bahçeciliğinin olmazsa olmazı. Kil topunu serpmek, dağıtmak için biçilmiş kaftan. de.. yasadışı. Yanınızda sapan taşımayın benden söylemesi. Odun yatağı yaparken yırtarsınız, sapanda yırtamazsınız.

Bahçecilik vurgulu kısmı da şöyle. Diyelim ki kimsenin kullanmadığı boş bir arazi var. Kimse ekmiyor etmiyor. Belediyeye ait olur, tren yolunun kenarı olur, kavşakların ortasındaki yeşil alanlar olur, mezarlığa/okula vb. ayrılan ama daha dahil edilmemiş alanlar olur. Karşı binadaki cadalozun arazisi olur. Oraya kimseden izin alamayıp bahçe kurarsanız -yolları, sebze yatakları olan- bu işte dikkafalı gerilla bahçeciliği. Arazi sahibinden izin almamak esas. Sanki arazi sizinmiş gibi. Tabii etrafını tel ile çevirmek bir risk, arazi sahibi gelip "hayırdır kardeşim" diyebilir. Olayın esası arazi sanki sizinmiş gibi bahçe kuruyorsunuz. İşte burada bizdekiyle yurdışında olanlar arasında fark var. Bizde olanı az buçuk herkes bilir herhalde. Biri gider ahşap, çöp vs bir çit kurar. Sonra bahçeyi ekmeye başlar. Genelde karalahana ekilir :) etrafı aşırı bakımsız bırakılır. Çöp vs birikir. Sonra tavuk beslemeye başlanır. O tavuklar yola çıkar, yolda bulduklarıyla beslenir. Olay tavuğa geldiyse artık geri dönüşü yok! En uyduruğundan tavuklara kümes yapılır, kümes barakaya dönüşür. Barakaya baca konur. Hop! Birkaç sene geçmeden 10 kök karalahana olur bahçeli gecekondu. Belediye bir yandan yıkmak ister bir yandan su, elektrik, gaz bağlar. Her seçimden önce 3-4 ay inşaat dönemidir. Gecekondulaşma.

Gerilla diyorduk. Bahçe diyorduk... Kimseyi inandıramazsınız. Bizde bahçe araç, yurtdışında ise amaç. Orada bahçe ev yapmak için bir araç değil. 

İşte bu yüzden alalen, öyle göz önünde bahçe kurmaya kalkarsak pek hoş görülmüyor. Ne işi var, kesin ev dikecek oraya diye hemen ihbar ediliyor. Zaten biraz zor kurarsınız. İşin bir de insan kısmı var. Tapulu arazide sebze yetiştirmek için elli tane lüzumsuz tiple uğraşıyorum. İzinsiz tellerden bahçeye atlayanı. Zevk için domates çalanı var, fideleri kıranı. Göz hakkı diye ağacı indireni. Şehirde sebze yetiştirmek zor demiş miydim? Tapulu araziye bunları yapan, sahipsiz bahçeye neler yapmaz. Neyse carolina reaper ektiğimden beri fazla musallat olmuyorlar. Yaktım, hem de nasl yaktım :)

Peki yurt dışında niye amaçları ev yapmak değil de bahçe kurmak? Ekonomi. Bugünlerde olduğu gibi ekonomi zora gittiğinde tasarruf etmek için bahçe kuruyorlar. Kimi devleter bunu düzene sokmuş hatta teşvik etmiş. Mesela İngiltere. Allotmentlar ayrılmış, isteyene kendi sebzesini yetiştirmesi için kabaca 250 m2 alan verilmiş. Sıkı kuralları var ama kirası yok denecek akdar az. Gelir grubu az olanlar kendi sebzesini kendine tahsis edilen arazide yetiştiriyor. Zaten allotment tahsis edilen yer demek. Böyle bir sistemin olmadığı yerlerde insanlar başkalarının arazilerinde, boş arazilerde sebze yetiştirmeye başlamış. Peki niye bazı devletler böyle bir yöntemi teşvik etmiş? İlk neden: sanayileşmenin ilk dönemlerinde işçiler isyan etmesin diye. Günde 14 saat çalışan insanların da yemek yemesi için. İkincisi fiyat istikrarı. Fiyatları dengeli tutmak için en temel yöntemlerden biridir tüketicinin ürünlerin bir kısmını kendi ürettiği sistemler. Patlıcan biber fiyatı uçup gittiği bugünlerde, seneye bahçeye patlıcan biber ekmeyecek misiniz? Üçüncüsü savaş/kıtlık durumu. Savaşlarda herkesin kendi yiyeceğini üretiyor olması esas - merak edenler vikipediden victory garden (zafer bahçesi) konusuna bakabilir. Dördüncüsü de yine ekonomi. Bu tür bahçeler pazar oluşturuyor, tüketimi çeşitlendiriyor. Yeni aletler, yardımcılar. Mezarlıklarda bile mezarlara bakan var. Bu bahçelerde ise yük taşıyan, bakım yapan, ürettiklerini satanlar...

Bizden örnek verelim. Son birkaç yılda sebze fiyatları akılalmaz şekilde yükseliyor ya ülkemizde, neler yapılıyor? Fiyat baskısı kurulmaya çalışıyorlar, denetimler yapıyorlar. Bir yandan tarım kredi kooperatifleriyle piyasaya daha ucuz ürün sürmeye çalışıyorlar, enflasyon karşısında ezilmeyelim diye. Bir yandan da dev bahçesi gibi çimenlik alanlar yapılıyor. Eleştirilecek onlarca nokta görsem de nedenleri de var muhakkak. Haklıdır haksızdır, konumuz değil girmeyelim. Başka bir yaklaşım da dev gibi çimenlik alanları yapmak yerine, ihtiyaç sahiplerine bu arazileri - 100 -150 m2 olacak şekilde - kiralamak. Peki bu araziler nasıl denetlenecek? Rüşvetçiler mi? Gene konumuz değil girmeyelim. Bir başka yöntem de ihtiyaç sahiplerinin otoriteyi yoksayıp gidip boş alanları kazıp kendi sebzesini ekmesi. Buna da girmeyelim. Bizde olay buralarda politikleşiyor işte. Bu blogu olabildiğince kahverengi tutmaya çalışıyorum, ondan mor kısımları pas geçtim. Konunun nereye gittiğini tahmin etmişsinizdir.

 Uzun lafın kısası, etrafınızda boş kullanılmayan bir alan varsa güzelleştirin. Tohum saçmak için arazinin sizin olması şart değil. İster çiçek ekin, ister sebze, isterseniz de yaban hayatı destekleyin. Devedikeni tohummu saçın :) Belki bahçeniz vardır belki tarlanız, kendinizi alanınızla kısıtlamayın. Kkullanılmayan arazilerden gerilla bahçeciliğiyle faydalanabilirsiniz. Vee en önemlisi yanınızda sapan taşımayın.

Gerilla bahçeciliğinin çalakalem yazısı budur. Burada bitmiştir.