31 Ocak 2026 Cumartesi

çalakalem: toprak, fizik, kimya ve biyoloji

Orta ve büyük ölçekte artık topraktaki hasarı göz ardı edemiyoruz. Rekolte kaybına neden oluyor, işleri zorlaştırıyor. Toprağı onarmak gerek ama nasıl?

Konu “nasıl” da düğümleniyor ancak muhtemelen tahmin ettiğiniz şekilde değil. Bu konuda verilen danışmanlıklar, eğitimler, tanıtımlar, sosyal medya paylaşımları konuyu o kadar bulandırdı ki işin içinden çıkılmaz, sadece uzmanların anladığı bir başlığa dönüştü. Küçük ölçekten orta ve sonra büyük ölçeğe geçerken bu süreci aşmak bu yüzden beni çok yormuştu. Sizi yormasın, olayı basitleştirelim. Tıpkı lisede olduğu gibi 3 başlık altında inceleyelim toprağı. Fizik, kimya ve biyoloji.

.

Size hiç kimse 10-15 m derinliğinde kepir topraklı bir arazi vermeyeceği için, gerçekçi olalım ve şöyle bir araziyi hayal edin. Toprak diye bir şey kalmamış, sizin toprak dediğiniz şey taban toprağı. Yüzeyin 1 metre derininde kalması gereken 30-50 cm çapında taşlar ve kayalar hep yüzeyde. Her yerde taş var. Yağmur yağdığında su toprağa işlemiyor ya yüzeyden akıp gidiyor ya da belli yerlerde gölleniyor. Yağmadığında ise çatlıyor, nem namına bir şey kalmıyor. Hadi onaralım. Fiziğini, kimyasını ve biyolojisini onaracağız ama hangi sırayla?

Bu işle az biraz uğraşan herkes önce fizik der. Drenajını çözmemiz gerek, taşları toplamalı gerekiyorsa teraslamalı, temiz bir tarla elde etmeliyiz. Peki neden?

Fiziksel sıkıntılar genelde rekolteyi ve ürün kalitesini en hızlı düşüren unsurdur. Toprağınız su tutuyorsa (ya da hiç tutmuyorsa) ne yaparsanız yapın ne doğru düzgün ürün alırsınız ne biyolojisini toparlayabilirsiniz. Arsaya ilk müdahaleniz her zaman su problemlerini (drenaj gibi) çözmek olmalı. Drenaj yok, ürün yok.

Fiziksel sıkıntılar biyolojik ve kimyasal müdahalelere de engel oluyor. Mesela tarlanın ortasında su birikiyor. Su orada durdukça ne yaparsanız yapın biyolojiyi toparlayamazsınız. Mineral dengelemesi yapacağınızı düşünün, taşlar, çalılar, kayalar… Minerali serpemezsiniz. Su akıp gidiyorsa mineralleri ve organik malzemeyi de akıp götürecek. Erozyon devam ettiği sürece toprağı iyileştiremezsiniz. Yaralanmış biri geldiğinde önce yarayı görmek için kanamayı durduruyorlar di mi, onun gibi.

Önce ağaç dikip sonra tam o noktadan hendek geçmesi gerekse ağaca yazık olmayacak mı? Bizim bahçe 2017 yılında sıfırlandı mesela, hazırladığım bütün yataklar darmadağın oldu. Toprak taban toprağıyla karıştı, çünkü sulama hatlarının değişmesi gerekti… Sulama hatları, yollar ve duvarlar hareketi değiştirir, uygulamaları zorlaştırır.

Fiziksel müdahaleler pahalıdır ancak kimyasal ve biyolojik müdahaleler kadar değil, yakınından bile geçmiyor. Kimyasal müdahaleler zaten pahalı (dönüme 350-500 dolar aralığında düşünebilirsiniz). Biyolojik müdahaleler ilaveten zamana ihtiyaç duyar. Zaman en pahalısı. Kimyaya ve biyolojiye iki kere para harcamayı kesinlikle istemezsiniz.

Fiziksel müdahaleler toprağın kimyasını değiştirir, biyoloji sıfırlanır. İki örnek. Diyelim ki üretime başladınız yıllar geçti ancak tarladaki taş can sıkıyor. Tırmığı kırıyor, disklerin arasına takılıyor vs. Taş kırma ya da ayıklama makinesi getirdiniz, tertemiz bir tarla elde ettiniz. Geçmiş olsun, kimya alt üst oldu. Parçalama sonucu ortaya çıkan Kalsiyum ve sonrasında gübreyle tarlaya attığınız Fosfor ve Sodyum toprağın kimyasını alt üst etti. Mardin’deki projede toprağa müdahale etmeden kısa bir süre önce taş (dolomit) kırılmıştı, bütün değerleri alt üst etti. Taş kırma gibi işleri analiz yaptırmadan ya da müdahale etmeden en az 6 ay önce yapmanız gerekiyor. Ayrıca taş kırma ve eleme makinesi de toprağı yazın ortasında öyle bir karman çorman ediyor ki geriye biyoloji anlamında bir şey kalmıyor.

Demek ki ilk fizik geliyor, peki ikinci sırada kimya mı var biyoloji mi? Zurna burada fena zortluyor. Öncelikle bu noktada neden problem olduğunu açıklayayım, çözüm sona yazdım.

İki genel akım var, kimyasalcılar ve biyolojiciler. Birisi diyor ki toprağın kimyasını düzeltmeden biyolojisini düzeltemeyiz. Diğeri haliyle önce biyoloji gelir diyor. İlkini duyunca aklınıza Solomon gelsin, ikincisi Ingham. Peki bu durumun nedeni ne? Birbiriyle taban tabana zıt iki hikayemiz var. Önce biyoloji gelsin:

Minerallerin hepsi önemli. Ancak uygulama yapacaksanız Kalsiyum ve Fosfora ayrıca dikkat etmeniz gerekiyor. Minerallerin hepsi mıknatıs gibi birbirlerine çekse de bunlar sıkıntılı. Hele hele fosfor, yapıştı mı bırakmıyorlar. Yapıştı mı bitki ne fosforu da alabiliyor ne de yapıştığını. Kalsiyumun kendi abuklukları var. (bkz: terminoloji katletmek). Bu bilgi kenarda dursun.

Toprağı her sürdüğünüzde her işlediğinizde fosfor değeri düşer. Ekin ektiniz, bitki topraktaki fosforu kullandı diye diyelim. Peki toprağı sürmediğimizde ya da nadasa bıraktığımızda fosfor nasıl oluyor da artıyor? Birisi gökten serpmiş gibi fosfor değerleri yükseliyor. Yoktan var olmayacağına göre göre bu artışın nedeni ne? Biz hiçbir şey yapmadan sadece toprağı nadasa bırakarak iyileştirebilir miyiz?

Yaşadığımız olay bir çeşit şelatlama. Toprakta yaşayan canlılar diğer minerallere yapışmış fosforu söktü aldı ve kendi bünyesine kattı. Yani analizde görmediğimiz fosfor toprakta esasında vardı ama yapışıktı. Toprak biotası (canlıları) onu kullanılabilir, canlıların erişeceği hale dönüştürdü. Aynı olay tam ters istikamette de oluyor, toprakta hayat yoksa fosfor yapışıyor ve analizlerden saklanıyor- göremiyoruz. Değerler düşmüş gözüküyor.

Bu ve bunun gibi birçok benzeri hikayeyle “önce biyoloji” diyenler toprak biyolojisini toparlamadan toprağı onaramayız diyor. “Toprakta besinlerin hepsi yeterli miktarda var” diyorlar. Toprağa hayat getirirsek mineral ve besin eksiklikleri olmaz fikrini savunuyorlar.

Önce kimyasal diyen diğer ekibin başında ise Solomon var. Onun hikayesini anlamak için de diğer arızalı minerale bakalım, kalsiyum. Kalsiyum kocaman, ağır ve yapışıyor. Taşıması dert, kullanması dert, yapışması ayrı dert. Karstik toprakla uğraşanlar bilir, kalsiyum derttir. Bitkide kalsiyum eksikliği olduğunda hastalık direnci ve ürün kalitesi düşer, satılabilir ürün oranı çakılır (domateslerde dip çürüklüğü, biberde yanıklık, narda çatlama). Bizim çiftçiler çözümü kalsiyum nitratta bulmuş. Dayıyorlar kalsiyum nitratı sulama suyuna -hem kalsiyum hem azot- cam gibi çıtır rokalar, kütür kütür biberler, kafamdan büyük ayçiçekleri, problemsiz domatesler… Bir durun ama. Karstik toprakta değil miydik biz? Toprakta haddinden fazla kalsiyum var zaten, neden bitkilere ilave kalsiyum veriyoruz? Bu işin içinde bir gariplik var.

Bitkiler besinleri iki şekilde alıyor. İlki bizim su içmemiz gibi. Suyun içinde tuz var, suyu içerken o tuzu da bünyemize alıyoruz. İkincisi bizim yemek yememize benziyor. Zayıf asitler salgılıyor, kökün etrafındaki -çooook çok yakınındaki- mineralleri bu sayede alıyor. İşlem çok karmaşık o yüzden ayrıntılarına girmeyeceğim. Bir de şöyle bir ilişki var. Mantarlar ve bakterilerin bir kısmı bitkinin salgılarından neye ihtiyacı olduğunu “anlıyor” ve onu bitkiye teslim ediyor. Bunun karşılığında bitkiden şeker alıyorlar. Toprak altında ticaret var yani (Konuyu katlettiğimin farkındayım, 100 kelimeyle anlatmaya çalışıyorum, affola). Bu ticarette birinin kalsiyumu kaynağından alıp bitkiye taşıması ve teslim etmesi gerekiyor. Lakin kalsiyum büyük ve ağır. Bu taşıma işini yapan enzimi bir el arabası gibi düşününün. El arabasının tekeri de Bor. Şu her seçimden önce ortaya çıkan Bor. Bor yoksa el arabasının tekeri yok, teker yoksa enzim yok, enzim yoksa kalsiyum taşınmıyor ve bitkiye ulaşmıyor. Kalsiyum için bor şart. O kadar az miktarda gerekiyor ki, tarlaya bor serpemezsiniz. Bir tutam boru avcunuzun içine koyun ve koca 100 dönüme serpin. O kadar azı yeterli ama bir o kadar da çok gerekiyor. O yoksa toprakta kalsiyum olsa da bitkide kalsiyum yok. Bitkide kalsiyum yoksa rekolteyi unutun. Alternatifi de yok. Yukarıda yazdığıma benzemese de mineral alımını doğrudan etkileyen bir ilişki çinko ile fosfor, magnezyum ile kalsiyum arasında ve diğer bütün mineraller arasında var.

Fosfor? Toprakta zaten vardı, fosfor da mı ekleyeceğiz? Fosfor hücrelerde enerji depolamak için elzem, ATP. Fosfor bitki metabolizmasının hızını belirliyor. Madenci gibi topraktan yavaş yavaş fosforu çıkaracağımıza baştan az buçuk versek de süreç hızlansa? Hatta diğer eksik mineralleri de ekleyelim, hızlıca onaralım şu toprağı. Toprağa boru, çinkoyu bitki için eklemiyorum ki zaten. El arabası için, yani mantarlar için ekliyorum sanki.

Bu durum mineral dengelemesi denen uygulamayı ortaya çıkarmış. Topraktaki mineralleri doğru oranlara çekelim ki bitki aradığını şak diye bulsun, istediğini alsın. Toprak biyolojisini de kovalamaya gerek yok, bor varsa el arabasının tekeri var. Toprakta taşımacılıkla kim uğraşıyordu? Mantarlar. Toprağa bor ekleyince ne oluyor? Mantarlar coşuyor. Kimya ile biyolojiyi çözdüm, bu yüzden önce toprağın kimyasını onarmalıyız sonra biyoloji gelmeli diyor Solomon.

Diyor da Solomon’a karşı gösterilecek onlarca çiftlik ve proje de var.

.

Hmm. Önce kimya mı gelir biyoloji mi sorusu öyle bir soru ki konuyu araştırdıkça kafanız karışıyor. Araziye müdahale etmeden önce tarafınızı seçmeniz gereken bu soru nedeniyle farklı okullar ve yaklaşımlar var. Mesela binlerce öğrencisi olan permakültürcü Geoff Lawton sıkı “hep biyolojici”cidir. Hem de kıpkızıl biyolojici. Öyle tatlı tatlı toprağa mantar eklemez, tuzluluk problemiyle mücadele etmek için kara listedeki istilacıları alır ve tüm araziye diker. Botanikçiler sinir krize geçire dursun ektiği istilacılar tuzu bünyelerinde tutar, doğanın dengesini kazanmasını sağlar. Olayın diğer ucunda Amerika’daki mısır üreticileri var. Bir kova kimyasal mineral karışımıyla gelirlerini %10-15 arttırırlar.

Çiftlikte bu sorunun cevabını bulmam gerekiyordu. Denemelere başladım. Doğanın kendini toparlayamaması için işlerin ne kadar kötü olması gerekiyordu? Bu göreceli bir durum muydu yoksa kesin bir cevabı var mıydı? Ingham’ın ve Solomon’un dediklerini denedim, Solomon’un programını yazdım, tanıdığım tanımadığım herkesten toprak analizlerini topladım ve programa soktum. Kendim zaten damgalı mühürlü permakültürcüyüm. Vardığım sonuçlar şöyle:

İşlenmemiş bakir topraklarla uğraşmıyoruz. Bizim çalıştığımız topraklar bir tek Cumhuriyet döneminde değil, Osmanlı da değil, ondan daha da önce işleniyordu. Mesela Kirpi’nin tarlası Büyük İskender’in hocasının yaşadığı kentin hemen yanında. Bu toprakların bakir kalmış olma ihtimali yok. Hiçbir şey yapmamış olsalar, yakacak için ağaçları kesmiş olsalar erozyondan dolayı topraktaki mineraller değişmiş olmalı (bu durumun permakültürcüler arasında adı var, bakir doğa efsanesi diye. Yok öyle bir şey :).

(Her arazi için kapsamlı toprak analizi şart. Analiz yoksa konuşacak konu kalmıyor. Analiz sonuçlarını Solomon’a göre değerlendiriyorum. Her mineralin birbiriyle dengede olması için (bitkinin istediğini alması için) ulaşması gereken değere %100 diyorum. Bundan sonrası gözlemlerim.)

Topraktaki minerallerden biri olması gereken değerin %20’sinden az ise biyoloji bunu toparlayamıyor (ya da toparlaması için gerekli süre bizim ömrümüzü aşıyor). Herhangi bir mineral %20’den az ise doğrudan ve acele müdahale gerekiyor. Maksimum değerler mineralden minerale değişiyor. Bakır oranı %100’ü geçince toprak biotasına zarar vermeye başlıyor ancak bu durum doğanın üstesinden gelemeyeceği bir şey değil. %150’ler zorluyor, %300’de koyunlar ölmeye başlıyor. %1000 insanlar için ölümcül.

Oran %40-45’den az ise toprak biotası fayda etse de hastalıkları ve eksiklikleri bastırmada yeterli olmuyor. Bitkilerde mineral eksikliği gözlemleniyor, rekolte düşüyor. Müdahale gerekli ancak acil ya da ani bir müdahaleye gerek yok.

%40 ile %70 arasında doğa bu aralığı bir şekilde telafi ediyor. Bitkilerde eksiklik gözlemlemedim. Rekolte düşüyor, belki ürün kalitesi de biraz düşüyor ancak o kadar.

Mineralleri %70’in üstüne çekmeye gerek yok. Boş yere ne paranızı ne de mineralleri harcamayın, o iş doğada.

.

Sonuç:

  • Önce fiziksel. Bunda bir gram şüpheniz olmasın. Bu adımı çözmeden ilerlemeyin.
  • Sonra toprak analizi. Minerallere tek tek bakmanız gerekiyor. Önce kimya değil ancak mutlaka kontrol etmeniz gerekiyor.
  • %20’nin altında olan değerleri mutlaka yukarı çekin, doğa yeterli değil. Çekemiyorsanız yapraktan uygulama yapın, bir şeyler yapın :) (%40’ın üzerine çekmeniz tavsiye olur, %70lere geçmenize gerek yok.)
  • Kimya ile uğraşıyorken boş durmayın, biyolojiye abanın. Toprak boş kalmasın, örtü ekini en büyük yardımcınız.

Kimyasal değerleri toparlarken aklınızdan şu kuralları sakın çıkarmayın:

  • Şayet 3 ya da daha fazla sayıda mineral %20’den düşük değerdeyse muhtemelen “içinden geçilmiş tarım arazisiyle” uğraşıyorsunuzdur. Tecrübesi olan biriyle çalışın ya da küçük alanlarda (20 m2) denemeler yapın.
  • Kompoze gübre kullanmak kesinlikle yok. Damla sulama gübreleri haricinde toprağa kimyasal müdahale edemezsiniz.
  • Toprak biyolojisine zarar vermemek için kimyasal müdahalenin uyması gereken kurallar var. Buraya sığmaz, araştırmanız gerek.
  • Toprağa ekleyebileceğiniz tuzun (gübrenin) sınırı var. Fazlası başka problemlere neden olur. Bilinçsiz uygulamalardan kaçının.

.

Biraz mineralleri konuşalım... 

17 Ocak 2026 Cumartesi

çalakalem: israf, ziyan ve sıfır atık

İsraf, ziyan, sıfır atık. Bunlardan hangisi kötü? Bence ziyan, yazık oluyor. İsraf? Meeeh, belki içlerindeki en iyisi.

.

Öncelikle gelsin “ben onu demiyorum” kısmı. İsraf kelimesinin İslam’da tanımı ve yeri var. Hatta oldukça önemli. Burada yaygın – halk arasındaki- kullanımdan bahsedeceğim. Dindeki karşılığını merak edenler Diyanetin İslam Ansiklopedisine bakabilir.

İkinci uyarı da “sıfır atık” lafı üzerine. Anladığım kadarıyla bu ifade markalaştırılmış, ancak bu yazıda o anlamda kullanmıyoruz. Mutfakta bu ifadenin karşılığı var. Sıfır atık yemek demek malzemenin her şeyinin, kabuğundan cücüğüne, kullanılması anlamına geliyor. Patates mi kabuğu çöpe gitmeyecek. Fine Dining denen usulün geldiği noktaya bir çeşit tepkidir (gerçi fine dining ile sıfır atığı sentezleyen lokantalar da var ama girmeyelim o konuya).

Neyse ki ziyan kelimesinin böyle bir uyarıya ihtiyacı yok.

.

İsraf’ın sözlükteki karşılığı “Gereksiz yere para, zaman, emek vb.’ni harcamak, savurganlık” demiş TDK. Ziyan için de “zarar” demiş. İsrafı konuşacağız da TDK’ göre “zarar ziyan”nın anlamı saçma bence. Zarar zarardır anlamı çıkıyor. Bence bu tanımlarda kolaya kaçılmış. Olmuyor.

Problem bizim (permakültürcülerin, üretimde olanların) döngüsel sistemlerde yaşamamız.

İşin özünde herhangi bir sistemin döngüsel olması için israf olmalı. Ekmek israf olmalı ki yemek suyuna basıp tavuklara verelim. Yemek bozulmalı ki köpeğe vermeli. Ağaçtaki elmaların bir kısmı yere dökülmeli ki zaralılarla beslenen yararlılara iş çıksın. Fabrika gibi olursa doğa kime ne iş kalıyor?

Bu tanımlar ne permakültüre uyuyor ne sürdürülebilirliğe.

Tanımları değiştirmemiz gerek.

İsraf: Herhangi bir girdinin (zaman, para, mal, ürün) niyet edilen öncelikli amaç doğrultusunda kullanılamaması, bu özelliğini kaybetmesi.

Mesela ekmek. Yemek için alıyoruz ancak tezgâhta unutmuşuz ve küflenmiş. Yemek için almıştık ancak artık yiyemeyeceğiz. İsraf oldu. Ancak (küflü) ekmeğin çöp olduğu anlamına gelmez. Tavuklara verebiliriz, kompost yapabiliriz, biyokömür bile olur. Yani halen daha bir değeri var, sadece ilk baştaki amacımızdan farklı.

Ziyan: Bir girdinin (zaman, para, mal, ürün) mümkün olan tüm görevlerini tüketmesi, yeni görev alamaması durumu. Manavdan patlıcan aldınız mesela, buzdolabında poşette unuttunuz. Çürüdü, su oldu (çok fena kokar). Tavuklara veremezsiniz, gömemezsiniz. Çöpe gidecek. Değeri kalmadı.

(Bu konuyu konuştuk, tanımlarda fikir birliği aka konsensus var)

Bu iki tanıma iki terim daha eklendi.

İsraf hiyerarşisi: Bir girdinin (zaman, para, mal, ürün) ana ve alternatif amaçlarının takip ettiği sıralama. Örnek gelsin: Diyelim restorana patatesler geldi, kabukları soyuldu ve kızartılıp satıldı. Kabukları çöpe gidecek, ziyan olacak (görevsiz kalacak). Ziyan olmaması için bir görev atamamız gerekiyor. Şayet fırına atıp 5 saat boyunca kurutup toz haline getirirseniz mutfakta kullanabileceğiniz bir ürün haline getirirsiniz (Sıfır Atık muhabbeti), ancak bu arada zaman ve elektrik harcayacaksınız. Çok elektrik harcayacaksınız. Patates kabuğunu ziyan etmeyeyim diye akla hayale gelmeyecek elektriği harcadınız, yani elektriği israf ettiniz- kabuğun kıymetinden çok daha fazla enerji harcadınız. Her görev, sıralamada ondan önce gelen görevden daha az kaynak gerektirmelidir. Tavuklara verin ya da kompost olsun. Görev veremiyorsanız çöp olsun. Hiyerarşiyi bozarsanız daha çok israfa neden olursunuz.

Kıymet bilmezlik: Herhangi bir girdiyi (zaman, para, mal, ürün) bilinçli olarak ziyan etmek, kullanılamaz hale getirmek. Bunu uzun uzun açıklamaya gerek yok herhalde. Tekstil makası aldınız ancak misafir makası soda açmakta kullanıyor, ağzını bozuyor. Artık makas olarak kullanılamaz. Canı sağ olsun ama gayet kıymet bilmez bir zatmış.

.

Döngüsel sistemlerde israfın kötü bir şey olmadığını fark edeceksiniz. Doğa döngüsel bir sistem, israf üzerine kurulu. Bir şeyin israf edilmesi onun ziyan olduğu anlamına gelmez, yeni görev atayabilir ziyan olmasını engelleyebilirsiniz. Görevleri istifleyebilirsiniz.

Doğrusal sistemlerde ise israf ile ziyan aşağı yukarı aynı anlama varıyor. Ekmek insanlar yesin diye üretildi. Küflendi => çöp. Tavuk yok ki veresin. Yeni görev atayamıyorsun.

Sıfır atık, yani mutfağa giren her şeyin kullanılması, israfsızlık demek değildir. İsraf hiyerarşisine göre her yeni görev bir öncekinden daha az (zaman, para, emek) içermelidir. Görev yükleyemiyorsanız bırakın ziyan olsun.Yapcak bir şey yok bea...