18 Ekim 2026 Pazar

Çalakalem: 14 Ekim 2026 İstanbul Yağmuru

Geçenlerde İstanbul’u çok şiddetli bir yağmur vurdu. Sel oldu, insanlar öldü. Haberlerde “Son 20 yılın en büyük yağışı” diye manşetler atıldı. Sonra o 20 yıl önce 40, ardından 50, en sonunda 84 yıl oldu. Fırsat bu fırsat deyip kendi ajandasını öne sürmeye çalışanlar da çıktı, birbirini suçlayanlar da. Vesaire vesaire.Denk geldiğim yanlışları not aldım. Merak edersiniz diye buraya bırakıyorum.

“Bu yağış çok şiddetliydi.”

Cık, değildi. Tamam, belki bizim pek alışık olduğumuz yağmurlardan değildi ama bundan çooooook daha büyük yağışların görüldüğü şehirler var. Üstelik o şehirlerde de vaktiyle felaketler yaşanmış, ardından önlemler alınmış. Bizim karşılaştığımızın 2–10 katı büyüklüğünde yağışlar görüldüğü hâlde insanlar ölmüyor, şehirler kapanmıyor. Öyle çok uzaklara gitmeye de gerek yok. Antalya mesela. Kayıtlarda bir günde 400 mm'den fazla yağış düşen olaylar var.

Demek ki yaşadığımız sıkıntıların nedeni yalnızca yağmur değil. Biziz.

“İstanbul sünger şehir olsaydı bunlar yaşanmazdı.”

Sünger şehir ifadesi bu aralar çok popüler. Özellikle çocukların bilinçlenmesi için bol bol anlatılıyor. Hatta bu konuda yazılmış şukâlâ bir çocuk kitabı bile var. Yapılan çalışmaları takdir ediyorum, bu bilinsin. Ancak işin teorisini ve hesabını bilmeden bir fikri her derde deva diye sunmak da bir o kadar yanlış.

Toprağın ne kadar su emebileceğinin hesabı var. Mühendislik diye bir şey var :)

Toprağın suyu emme kapasitesi; zemin özelliklerine, başlangıçtaki nem durumuna, yağışın süresine ve şiddetine göre değişiyor. Yani bir şehri sünger gibi tasarlamak, düşen yağmurun tamamının toprağa emileceği anlamına gelmiyor. Kaba bir hesap yaparsanız yağmurun 10-25 mm arasını bu yöntemle sönümleneceğini görebilirsiniz. Geri kalan 225 mm’yi ne yapacağız? Dolayısıyla bütün İstanbul'u baştan sona sünger şehir hâline getirsek bile bu büyüklükte bir yağışta sel yaşanmayacağını söyleyemeyiz. Sünger şehir uygulamaları taşkının hacmini ve şiddetini bir miktar azaltabilir; ancak tek başlarına bütün taşkın sorununu ortadan kaldıramazlar.

Sünger şehir başlığı altında, sel suyunu geçici olarak depolayıp yağış geçtikten sonra kontrollü biçimde aşağı havzaya veren sistemlerin de paylaşıldığını gördüm. Bunların sünger şehir yaklaşımıyla ilişkisi var ama çalışma prensiplerini ayrıca değerlendirmek gerekiyor.

Bu yapıların ortaya çıkış amacı şöyle:

Yağmur yağdığında yüzey suyu yamaçlardan aşağıya doğru akmaya başlıyor. Akarken başka yerlerden gelen sularla birleşiyor, birikiyor, büyüyor. Yağmur bir anda bastırmasa bile sel suyu bir anda çok kuvvetli gelebiliyor. Ki geliyor. Derelerde yağış başladıktan belli bir süre sonra debinin hızla yükseldiğini görürsünüz. Bu sürenin ve debinin ne kadar artacağının da hesabı kitabı var. Hidrolojide gecikme süresi, toplanma süresi, taşkın hidrografı gibi kavramlarla inceleniyor. Derenin en aşağısına ne yaparsanız yapın, yukarı havzadan gelen bütün suyu aynı anda karşılayacak bir sistem kurmak her zaman mümkün değil. Çoğu zaman ekonomik de değil, mantıklı da değil. O yüzden sel suyunun bir kısmını yukarı havzada tutup aşağıya yavaş yavaş bırakıyorsunuz. Taşkın öteleme ve geçici depolama yapılarının başlıca amaçlarından biri bu. Üstelik yeni bir fikir de değil. Binlerce yıl öncesinden beri insanlar taşkın sularını kanallarla yönlendiriyor, havuzlarda ve göllerde depoluyor. Eski Mısır'ın Nil taşkınlarını yönetmek için geliştirdiği sistemler bunun tarihsel örneklerinden.

İstanbul ise ilginç bir şehir. Şehrin kuzeyinde ve güneyinde deniz var. Ortasından koca bir boğaz geçiyor. Nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu bölgelere kadar uzanan kocaman bir Haliç var. Üstelik şehir oldukça tepelik. Bu coğrafya, birçok havzada taşkın suyunu doğrudan denize ulaştırabilmek açısından önemli bir avantaj sağlıyor. Yeter ki suyun önünde durmayalım. Dere yataklarını kapatmayalım, suyun doğal akış yollarını işgal etmeyelim, altyapıyı doğru boyutlandıralım. Uygun yerlerde suyu doğrudan denize ulaştırmak, yukarı havzada büyük depolama yapıları inşa etmekten daha mantıklı olabilir. Ayrıca zaten Alibeyköy, Sazlıdere, Elmalı Barajı gibi yapılar var.

İlk bakışta İstanbul'un birçok bölgesinde öncelik, yeni taşkın depolama yapıları inşa etmekten ziyade mevcut su yollarını doğru yönetmek gibi görünüyor. Elbette bunun nerede yeterli olacağını, nerede ilave depolama gerekeceğini havza bazında hesaplamak gerekiyor.

“Son 50 yılın, 84 yılın en büyük yağmuru.”

Tarihsel kayıtlardan söz edildiğinde aklıma hep şu söz geliyor: “Lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye.” :) Tarihsel kayıtlara şüpheyle yaklaşmak lazım. Daha doğrusu, hangi verinin nerede, ne zaman ve nasıl toplandığını bilmeden o veriden büyük sonuçlar çıkarmamak lazım. 

İstanbul'un yağış dağılımı oldukça değişken. Fulya yılda 450–500 mm civarında yağış alırken Sarıyer-Bahçeköy taraflarında bu miktar 1.000–1.100 mm'ye çıkabiliyor. Üstelik İstanbul eskiden ağırlıklı olarak güneyde konumlanmış bir şehirdi. Dolayısıyla eski meteorolojik kayıtların önemli bir kısmı da nüfusun güneyde toplandığı bölgelerden geliyor. Mesela son olayda Beykoz'a 72 saatte 278 mm yağış alırken Fatih'e 108 mm düştü. Aynı olay 1940'larda yaşanmış olsaydı ne olacaktı? Diyelim ki Beykoz'da ölçüm yapan bir istasyon yoktu. Elimizde yalnızca Fatih'in verileri olacaktı. Bu durumda olayın büyüklüğünü 108 mm üzerinden değerlendirecektik. Beykoz'a düşen 278 mm ise kayıtlarda hiç görünmeyecekti. Demek istediğim şu: “Son 87 yılın en büyük yağışı” diyebilmek için önce o 87 yıl boyunca nerelerde, ne sıklıkla ve hangi yöntemlerle ölçüm yapıldığını bilmek gerekiyor. Daha büyük yağışlar yaşanmış ama ölçülmemiş olabilir. İstanbul'un tarihsel yağışlarını incelemek istediğinizde karşınıza çıkacak önemli veri kaynaklarından biri Atatürk Havalimanı'nın kayıtları. Havalimanı ise şehrin güneyinde. Ben Atatürk Havalimanı kayıtlarında 200 mm'yi aşan altı yağış olayı görüyorum.Yoksa yanlış mı görüyorum? Bilmiyorum?

İşin ilginç tarafı, Barış Hoca'nın yaptığı çalışmalar da İstanbul'da çok daha büyük yağışların mümkün olabileceğine işaret ediyor. 400 mm gibi değerler üzerinde ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor.

Yani mesele geçmişte ne kadar yağdığıyla sınırlı değil. Gelecekte ne kadar yağabileceğini de hesaba katmamız gerekiyor.

“Yüz yılda yağacak su bir günde yağdı.”

İstatistikle gerçek olayları birbirine karıştırmak nedir? Nasıl bir on yıllık yağmursa son 15 yılda on kere yağdı! Bir yılda yağacak karın bir günde yağdığı haberlerini de son on yılda yedi sekiz kere gördük. Durum buyken “Biz ne yapalım, yüz yıllık yağmur yağdı!” deyip işin içinden sıyrılan sıyrılana.

Önce bir kavramı açıklayalım.

Doğayla uğraşan her bilim dalında 10 yıllık, 50 yıllık, 100 yıllık gibi ifadeler kullanıyoruz. Ancak bunlar yağmurun kaç yılda bir yağacağını gösteren takvimler değil, istatistiksel tanımlamalar. Mesela 100 yıllık yağış, belirli bir yerde ve belirli bir sürede aşılma olasılığı herhangi bir yılda %1 olan yağış büyüklüğünü ifade ediyor. Yani 100 yıllık yağış bugün gerçekleşti diye önümüzdeki 99 yıl boyunca aynı büyüklükte yağmur yağmayacak diye bir kural yok. Yarın da yağabilir. Gelecek yıl da. Bulutun “Biz bu şehre bu sene neler yaşattık, biraz rahat bırakalım” deyip es geçecek hâli yok :)

Meteorolojik olaylarda durum tam tersi bile olabilir. Küresel sıcaklık arttıkça atmosferin su tutma kapasitesi artıyor. Daha çok buhar, daha şiddetli yağışlar demek. 100 yıllık yağış meydana geldiği sene demek yılın geri kalanı yağışsız geçecek demek değil, ortam müsait, başka büyük hava olayları da yaşanabilir demek.

Üstelik bu hesaplar geçmiş gözlemlerden ve istatistiksel modellerden elde ediliyor. İklim koşulları değiştikçe geçmişte hesaplanan olasılıkların geleceği ne kadar iyi temsil ettiği de ayrıca tartışılmalı. Dolayısıyla “Yüz yıllık yağış yağdı” demek, yaşanan felaketin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor. Asıl soru şu: Biz altyapımızı hangi büyüklükteki yağışa göre tasarladık? Hangi riski kabul ettik? Bu hesabı en son ne zaman güncelledik?

Peki sıkıntı nerede?

Birincisi, tasarım değerleri.

Mühendisler kendi kafalarına göre yük, yağış, deprem ivmesi vesaire seçip tasarım yapmazlar. Yapamazlar. Yapıların ve altyapının tasarımında kullanılacak değerler belirli standartlara, yönetmeliklere ve kurumların kabul ettiği esaslara dayanır. Benim gördüğüm en önemli sorunlardan biri, bazı resmî tasarım değerlerinin karşı karşıya olduğumuz yağış riskini yeterince temsil etmemesi (burada diplomatik bir dil tercih ettiğimi ayrıca bir kez daha vurgulayayım :). Bu değerlerin ivedilikle gözden geçirilmesi gerekiyor. Lütfen en azından bu seferlik yeni bir felaketin yaşanmasını beklemeyelim, davaların zaman aşımını da beklemeyelim. Eğer tasarım yağışı olduğundan küçük kabul edilirse, doğal olarak hesabını yaptığınız kanal da boru hattı da menfez de küçük kalıyor. Sonra sistemler ucu ucuna, kıt kanaat çalışıyor. Bazen de çalışmıyor. Her kuvvetli yağıştan önce belediyelerin seferber olup kanal temizliği yapması normal bir durum gibi karşılanmamalı. Bakım elbette yapılacak. Ama altyapının güvenliği yalnızca son dakika temizliğine bağlı olmamalı.

İkincisi, taşkın alanlarına yaptığımız müdahaleler.

Dere yataklarına yapılan binalar, daraltılan su yolları, kapatılan dereler, yanlış konumlandırılmış tesisler... Bunları zaten biliyorsunuz. Suyun doğal olarak akması gereken yerlere yapılar inşa edip sonra su geldiğinde şaşırıyoruz. Oysa su, kendisine ait olan yolu kullanmaya çalışıyor.

Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, veri.

Elinizde veri yoksa geriye dönük sağlıklı bir analiz yapamazsınız. Maalesef ister deprem olsun ister yağmur, veri toplama ve düzenli kayıt tutma konusunda hâlâ çok eksiğimiz var. 20 milyon insanın yaşadığı bir şehirden bahsediyoruz. Abartısız, her mahallede bir yağış ölçüm istasyonu olmalı. İstasyonlar 7 gün 24 saat, mümkünse dakikalık çözünürlükte kayıt tutmalı. Bu kayıtlar düzenli kontrol edilmeli, doğrulanmalı ve araştırmacıların erişimine açılmalı. Üstelik yalnızca yağış verisi de yetmez. Dere debileri, su seviyeleri, taşkın sınırları, altyapı kapasitesi ve geçmiş olayların kayıtları da gerekli. Veri yoksa ne doğru dürüst modelleme yapabilirsiniz ne de yaptığınız modelin gerçek hayatı ne kadar iyi temsil ettiğini anlayabilirsiniz. Sonra oturup 20 yıl mı, 50 yıl mı, 87 yıl mı diye tartışıyoruz. Düzgün tutulmuş kayıtlarımız olsa tartışmaya bile gerek kalmayacak. Yoksa elimizde kalan tek şey spekülasyon.

24 Temmuz 2026 Cuma

çalakalem: köylüm lost'ta adaya düştü

Bugünkü konumuz para.

.

Bizim köyde kimi emmiler var, çiftçilikte lisans, doktora olsa bunlar ordinaryüs prof olur. Kuraklıktan tarla olmuş Suudi Arabistan emminin rekolte dönümden 650 kg’ın altına düşmüyor. Bir gram yağmur yağmadı, bizden farklı gübre kullanmadılar. Havayı mı kokluyorlar, toprağa mı konuşuyorlar inanın hiç bilmiyorum (bu emmiler 500 kg buğday alırken ben 125 kg aldım, 650 aldıkları sene 250 kg aldım).

Emmilerden birini gözüme kestirdim, her yaptığını takip ediyorum. Bu işlere ilk başladığım dönemde kendime dedim ki emmi yakında tarla satar. Geçen buğday hasatından sonra yolda denk geldik, mutluluğu köyü aydınlatıyor. O kadar neşeli ki. Tarla satmış, neşesi ondanmış. Kaç kg buğday çıktı diye soramadım bile, seke seke gitti.

.

Köydeki en iyi rekolteleri alan bu adam ihtiyaçtan tarlasını neden sattı? Zenginleşmesi gerekmiyor muydu? Emminin tarla satacağını dört sene önceden nasıl tahmin ettim? Nerede hata yaptı? Konumuz bu. Başlayalım.

.

Emmi elindeki paranın kendi parası, onda tapusu olan tarlaları da kendi tarlası sanıyor. Banka hesabında onun adı yazsa da para onun parası değil. Makinalar da tarlalar da onun tarlası değil. Emmi burada hata yapıyor, biçerdöveri kendi biçerdöveri sanıyor. Açıklayayım.

Zenginlik ya da fakirlik denen kavram görecelidir. Zengin bir muhitte, mesela Etiler, domatesin kilosu 150 liraya satılırken Gelibolu’da 30 liraya bizim köyde 15 liraya satılıyor. Cebinizde 50 lirayla Etiler’de yarım kilo domates alamazsınız. Önemli olan sizin kazanıyor olmanız değil, diğer insanlardan daha fazla kazanıyor olmanız. Başka bir ifadeyle kriz döneminde onlardan daha az kaybediyor olmanız gerekiyor. Peki bunu nasıl hesaplayacağız? Herkesin kazancının ortalaması diye bir şey var mı? Var, iki kolay hesap var.

İlki mevduat faizi. Yani paranız var, bankaya yatırıyorsunuz ve hiiç yorulmadan banka paranızı işletiyor ve dönem sonunda trink diye hesabınıza faizini yatırıyor. Diyelim ki bizim emmi biçerdöverini şimdi satmaya karar verse eline 6 milyon geçiyor. Hesap da rahat olsun, mevduat faizi yıllık %33 olsun. Buna göre bir sene sonra hesabına 2 milyon daha yatacak.

Bu iki milyon şu anlama geliyor: bizim emmi elden ayaktan düşse, hiçbir iş yapmasa kazanması gereken para iki milyon lira. Yani en kötü sezonda bile o biçerdöverden iki milyon lira kar etmesi gerekiyor. Emmi ne kadar kazanmış olmalı: 700-800 bin...

İkinci hesap ortalama kazançla alakalı. Eli ayağı tutan, ticaret adam yapan insan kaç lira kazanıyor? Bunu kabaca hesaplayabiliriz, hem de çok kolay. Para hesabını en iyi borç veren bilir, bankalar. Bankaların borç verme faizine bakacağız. Bu faizin içinde enflasyon var, merkez bankası politik faiz var, kredi batık çıkma oranı, reel faiz, banka giderleri ve karı da var. Hesaba girmeden önce neden borç verme faizine baktığımızı açıklayayım. İhtiyacı olan bankadan para çektiğinde bu faizle borç alıyor. Yatırım yapacak olan gene yatırımını bu faize göre yapıyor, çünkü para girişi durursa bankadan borç alması gerekecek ya da o faizle bankaya borcunu ödeyecek. Çanı o belirliyor. Bunu yakalama şansınız olmasa da yakın tutturmanız gerekiyor.

Farzı misal bizim emmi bankaya gitse “ben sizden 6 milyonluk kredi çekeceğim, bir sene sonra hesabınıza yatıracağım dese” banka ona 3,5 milyon lira faiz ödeyeceksin diyecek (%58). Bu bankalar hırsız anlamına gelmiyor, bu bizim emminin ülkenin geri kalanını yakalaması için 3,5 milyon lirayı biçerdöveriyle kazanması gerektiğini söylüyor. Hadi üç iki yüz olsun. Bu seviyeler gerekli bizim emmiye.

Burada önemli bir uyarı yapayım. Bu hesaplar çooook kaba. Yatırım tavsiyesi değildir. Neredeyim, ne yapmalıyım diye hızlı hesap yapmanız gerekirse size mertebeyi gösterecek el hesabıdır. Paranız var diye gidip biçer döver alamayın, alırsanız her sene yapmanız gereken işin altından kalkabilir misiniz ona bakın.

Bizim emminin nerelerde tarlası olduğunu, hangi alet edevatı olduğunu köydeki herkes biliyor. Elindeki aletlerin bugünkü satış fiyatlarını alt atla yazdım. 11-12 milyon civarı bir fiyat çıktı karşıma. Emminin kaç kilo buğday aldığını ve kaça sattığını da biliyorum. Bağrını gere gere her yerde anlatıyor. Oradan kazancı çıktı. Bankadan yıllık borçlanma faizini ve mevduat faizini de gittim öğrendim. Hesapladım. Hesaba göre emmi yılda 3-4 milyon lira ülkenin gerisinde kalıyor. Ya yaşam kalitesini düşürecek ya da tarla satacak. Yaşam kalitesini daha düşüremez. Üç yıl dayandı, dördüncü yılda tarlasını sattı.

Bizim emmi tarlasını şimdi değil de tarım desteklerinin havada uçtuğu –ihtiyacı olmadığı dönemde- yani 4-5 sene önce satmış olsaydı ve parayı bankaya mevduata koysa ve hiç dokunmasaydı, ne olurdu? Yatırım tavsiyesi vermiyorum, sadece krizde olduğumuzu bilip önden tedbir alsaydı. Emmi bu yıl ülkenin ortalamasının 1,5-2 milyon lira önünde olacaktı. Diğer emmilerin sattığı tarlaları alacak hatta bedavaya getirecek, ektiği alanı büyütecekti.

.

Baştan diyeyim yukarıdaki hesap doğru değil. Konuyu bilen birinin önüne koyarsanız hangi akıllı size bu hesabı öğretti der. Bana laf getirmeyin :) Ancak üretimdeyken oturup uzun uzun reel getiri, aylık hesap yıllık hesap yapabiliyorsanız ne ala. Yapamıyorsanız, alet edevatınızın şimdiki ederini bir kâğıda yazın ve toplayın. Mevduat ve banka borç verme faizini öğrenin. Çarpıp bölün. Bu yıl kazanmanız gereken karı göreceksiniz. Mutlaka onu yakalamaya çalışın, ne olursa olsun mevduatın altına düşmeyin. Ek iş yapın, başka yerden gelir elde edin ama düşmeyin.

Mevduat faizleri yükseldi demek "oooohh ne güzel daha çok para kazanacağız" demek değil yani. Daha da çalışmanız gerekiyor demek. Sevinmeyin, üzülün.

.

Son şey. %2-3-4 enflasyon enflasyondur. %7-8-9 hadi 10 yüksek enflasyondur. %30-40-50 enflasyon diye bir şey olmaz, olamaz. Bu şartlarda hakkıyla üretim mümkün değil. Ne yapacak emmiler, dönümden 4 ton buğday mı kaldıracak? Böyle bir şey teknik olarak mümkün değil ki? Bu arada benim emmi satıştan gelen parayı eline geçtiği gibi ezdi. Lost’taki sayaç gibi başa sardı. 2-3 seneye kalmaz tarla satar, ahana buraya yazıyorum. 

Enflasyonun bir an önce düşmesi gerekiyor. Ülke ortalamasına göre hesapladık, bir de olayın dünya ortalaması var. Nasıl bizim emmi köyde biçerdöveri var diye kendini aga sanıyorsa, bu tekneden bulunan herkes - hepimiz- kaybediyoruz. Bu işin kazanını yok. Çok kaybediyoruz çok...