10 Nisan 2026 Cuma

mevzu: permakültür nedir?

Okuldayız, hoca tahtada tansörlerle aşk yaşıyor. Çayırdaki inekler gibi bakmışız olacağız ki sınıfa dönüp “tansör nedir?” dedi. Baktı o da olmuyor “matematik nedir?” dedi. Bu sorunun doktora aşamasında gelmesi manidar oluyor zira. Ayrıca dersin finalinde kalacağımız da kesinleşti.

Giriş seviyesinde konuşulan konuların teee en ileri seviyelerde konuşulması oldukça sıkıntılı. İletişim kopukluğunu gösterir, konunun iyi anlatılmadığını gösterir, dersin iyi hazırlanmadığını gösterir… Ama ne hikmetse konu permakültür olunca “permakültür nedir” sorusuna her seviyede cevap arıyoruz. Hiçbir tanım olmuyor, her bir şeyler dışarıda kalıyor.

Problemin esas kaynağı Bill Dede’nin ta kendisi. Alternatif bir sistem önerisi ortaya atarken tanımların, hedeflerin, yöntemlerin açıkça ifade edilmesi, iyice irdelenmesi farklı alanlardan gelen insanlar tarafından değerlendirilmesi gerekir. Ancak öyle olmamış tabii, ilk iş olarak bildiri yayınlamak yerine %80’i tarım olan bir kitap yazıp işin entrikalı kısmını son bölüme saklayanınca hala tanımları konuşuyoruz. Kafa karışıklığı oluyor. Bu konu gerçekten uzun ve başlığı “dedenin usul hatası”. Bu konuyu daha sonra inceleyelim.

Peki permakültür nedir? 

Bill Dede’nin murisi Geoff Lawton’a göre permakültür etik sistem tasarımıdır. Tasarım bilimi değildir, sanatı değildir. Sadece ve sadece:

Permakültür etik sistem tasarımıdır.

Tanım temiz, net ve çekici. Bizim için etik öncelikli diyor, sistem tasarımı yapıyoruz diyor. Hadi biraz işin içine girelim. Bence büyük iki sıkıntısı var.

İlki dolap tabirlerden oluşması. Hani misafir gelince evi derli toplu göstermek için ne varsa dolaba tıkarsınız ya, heh onlardan. Tanım gardırop tabirlerden oluşuyor. Üç tane kelime var zaten, tek tek inceleyelim.

Mesela etik ifadesi gardırop terim. Etik derken hangi etikten bahsediyoruz? Kime göre neye göre etik? Burada organ nakli sırasında etik kuruldan alınan izinden bahsedilmediği aşikâr. Kesinlikle subjektif olmayacak bir kelime sonuna kadar subjektif kullanılıyor burada. Sürdürülebilirlik iyi bir şey, at “etik” ifadesinin içine. Doğayı korumak, nükleere hayır, madenlere hayır... Hepsini etiğe iteleyebilirsin. Permakültürün neyin etik neyin etik olmadığını tarif ettiği genel kurallar var (insanı sev, dünyayı sev, paylaş) ancak bu yaklaşım uygulamada büyük sıkıntılara neden oluyor. Mesela geçenlerde yaptığımız etkinliğin aldığı tepkileri örnek olarak verebiliriz. Konuyu merak eden o kadar insan bir araya geldi, takas yapıldı, bilgi paylaşımı oldu… Muhabbet sohbet. Sonra etkinliğe katılmayan birisi çıktı dedi ki “alışveriş merkezi tepesinde yapılması etik değil” (tüketim kültürünün simgesi olduğu için) diğeri de bize plaza permakültürcüsü demiş mesela. Desin gayri de oturup hangi etikten bahsediyorsunuz diyemiyorsun, öyle yazılı çizili bir reçete yok. Gardırop tabir, nereye çekersen çek. İşine gelmeyene etik değil diyorlar ama ne hikmetse işine gelen (bkz: zengin ve çocuklu aile silkelemek) etik oluveriyor. Bu konu sadece bize özgü değil, permakültür genelinde neyin etik neyin etik olmadığı heeep tartışılır. Etik mevzusu devlet, sağlık mühendislik gibi bir bağlamda olsa açık ve net bir yönetmeliği, yönlendiricisi olur (yargı karşısına çıkacağı için). Din olsa açar kitaba bakarsın. Öyle de bir şey değil, gardırop tabir olduğu için hem acayip hem subjektif.

Yeri gelmişken cevap vereyim. Geçen yaptığımız etkinliğe yapılan eleştiriyle ilgili olarak da: “Peki etkinlik yanlış mıydı, “insanı sev” ve “paylaş” başlıkları vurgulanmadı mı? Ya da başka bir açıdan bakacak olursak oranın kurulması fikri ortaya rahat 10 sene geçti. O gün hayır diyenler alternatif bir alan kurabildiler mi? Cık… Bence salyangoz gibi kabuğuna çekilip sonra bu deniz bu renk olacak demek olmaz”

Diğer gardırop tabir, tanımdaki ikinci kelimemiz, sistem. Hangi sistem kastediliyor burada? Bu soruyu direkt Geoff’e sordum o da hangisi istersen odur demişti. Öyle bir ifade düşünün ki her şeyi kapsasın, hepsine uygulanabilir olsun. Ağaçlardan tutun sosyoekonomik faaliyetlere, insan ilişkilerine hepsine hepsine. Haliyle olmuyor tabii, sistem ifadesi de gardırop tabir.

Tanımdaki üçüncü ve son gardırop ifade tasarlama ifadesi. Tasarım ifadesini mimarlara ve mühendislere sorun size konuyu günlerce anlatmazlarsa bana da Kirpi demeyin. Tasarlamanın hem birbiriyle çelişen hem de bir yandan da çelişmeyen o kadar çok yaklaşımı var ki aklınız şaşar. Tasarım nedir, tasarlamak nedir sorusuna kısa bir cevap vermek istiyorsanız cevap “öneri”dir. Peki bir önerinin tasarım olması için sağlaması gereken şartlar nedir? Mühendislikte bu şartlar tarif edilmiş olsa da (dayanıklılık, ekonomik, tutarlı ve estetik) bu yaklaşım yalnızca mühendislik için geçerli. Belki mimarlıkta da geçerlidir, peki diğer dallarda? Mutfak aleti tasarımıyla moda (kıyafet tasarımı) birbirinden oldukça farklıyken permakültür için de tasarım demek kolaya kaçmak olmuyor mu? Ayrıca permakültür yalnızca tasarım mıdır? Bence değil. İşin içine girdikçe şunun farkına varacaksınız: Permakültür tasarımı denen şey sıfırdan tasarlamaktan daha çok mevcut örüntüleri gün yüzüne çıkarıp vurgulamaktır. Sıfırdan sandalye yapmıyoruz, mevcut olanın ya da mümkün olanın kendisini ifade etmesini sağlıyoruz. Bir bakıma kırık bir sandalyeyi tamir etmeye benziyor, tamir edemezsek de ona bir işlev sağlamaya çalışıyoruz. Peki bu tasarım mıdır, yoksa restorasyon mudur? Bilemiyorum Altan.

Tanımdaki ikinci sıkıntı aşırı kapsayıcı olması. Bir ifadenin aşırı kapsayıcı olduğunu kafanızda soru işareti yaratmamasından anlarsınız. Bu amaçla genelde acı tat verecek söylemlerden kaçınılır. “Bu yeni fikir iyi bir şeydir, hoş bir şeydir. Herkese kapısı açıktır, herkesi kapsar.” hissi verir. Ancak öyle olmamalı tabii, yeni bir fikirle karşılaştığınızda kafanızda soru işaretleri de oluşmalı. Bu ifadeye bakacak olursanız permakültür müko bişi. Tanım kitabın son bölümündeki dişli ifadelerin hiçbirini içermiyor ne hikmetse. Dünyayı ele geçirme için alternatif toplum yaratıyoruz dersen ahali kaçar, hayırdır der. Bu kısım tanım dışında bırakılmış. Açıkçası aşırı kapsayıcı ifadeler ergenliğe girdiğimden beri bana hitap etmiyor. Çocukken öğrendim ki arkasından illa bir şeyler geliyor (ayrıca bakınız: tarikatlar, satış pazarlama teknikleri vb.)

Avustralya’daki permakültür ahalisi mevcut tanımın içime “bilim” sözünü 90’lardan beri ekliyor. Zamanla permakültürle uğraşanlar arasında bilimden kopan, değişik merakları olan insanlar türedi. Bilim sözcüğünün eklenmesindeki amaç permakültürün bir bilim dalı olması ya da olmaması değil de çapanın gemiyi tutması gibi permakültürün bu değişik akımlara kaymasının önüne geçmek. Permakültür bilimi diye bir şey yok, ancak biri size bilimle alakasız bir şeyler zırvalarsa bilin ki o arkadaş permakültürcü değildir :)

Bu tanımın biraz değişmiş hali şöyle: Permakültür uzun vadede yaşamı desteklemek için verimli, sürdürülebilir ve doğayı taklit eden sistem tasarlamaktır. Yapay zekaya sorarsanız buna benzer tanımlarla karşılaşacaksınız. İlk tanımdaki sıkıntılı kelime olan “etik” ifadesinden kaçılmış, onun yerine daha ayrıntı vererek tanım kısıtlanmış. Ancak bu da çözüm olmuyor. Topu dolandırmış ama aynı sahada kalmış. Ayrıca sürdürülebilirliği hedeflemiyoruz, doğayı taklit etmiyoruz. Etikten kaçalım derken tanım perperişan olmuş.

Geoff’un bu tanımı permakültürü duyup merak edenleri içine çeken ancak kısıtlamalara ve şartlarına hiç değinmeyen bir ifade. Amacı da ifade etmiyor. Dersler anlatmak, eğimler düzenlemek, insanları etkilemek istiyorsanız mükemmel. Gerisi tanımda yok. Permakültür diğer akımlar arasında, düzen içinde yeri nedir sorusuna cevap vermiyor. Bu da kafa karışıklığına neden oluyor. Kimi permakültür alternatif bir sistemdir diyor, kimi eskinin korunmasıdır diyor, kimi bilim dalı olan agroekolojinin içindedir diyor. Ortalık karman çorman.

Bu açıdan bakarsanız permakültür etik sistem tasarımıdır ifadesi oldukça genelci, uygulamaya yönelik yönlendirme içermeyen (içerir gibi yaptığı halde) bir tanım olarak karşımıza çıkıyor.

.

Mevcut permakültürcülerin kendilerine pek yakıştırmadığı diğer tanımı şöyle:

Permakültür kalıcılığı esas alan çevreci siyasi ve sosyal bir akımdır.

İnceleyelim.

Öncelikle çevreci deyince herkesi tek bir keseye koyuyoruz. Tek bir cephe yaratıyoruz. Öyle değil. Çevreci deyince aklınıza gelen derneklere ve kurumlara bir bakalım. TEMA var mesela, Greenpeace var. Yurtdışından Yeşiller partisiyle Böll derneğini de konuya dahil edelim. Bu örgütler, dernekler, STK’lar hepsi aynı fikirde aynı yaklaşımdalar mı yoksa çevre konusunda hassasiyetleri olsa da işleyişleri, öncelikleri farklı mı? TEMA ile Greenpeace’i aynı keseye koyabilir misiniz? Ben koyamam. Birisi düzeni iyileştirmeye çalışırken diğeri bana bana hep anarşik ve düzen yıkan gelmiştir. Diğer kesede Böll ile Yeşiller arasındaki bağı bilmeyen yok. Ancak yeşillerden birini Diyarbakır fahri muhtarı olarak etrafta takılırken görebilirsiniz, Böll bu konulardan uzak duruyor mesela. Bu gruplarla ÇEKÜL’ü, Doğa derneğini, TKV’yi, hatta Buğday derneğini aynı keseye koyabilir miyiz? Cık. O yüzden sadece çevre konusundaki hassasiyetlerini değil, diğer hassasiyetlerini, önceliklerini ve işleyiş biçimlerini de bilmeli ona göre sınıflandırmalı. Kuruluşları geçmişleri, yaptıkları da haliyle önemli. Çevreci demek hepsinin aynı olduğu, aynı hedefleri olduğu demek değil yani. Permakültür tek bir dernek altında toplanmış olmasa da bu akımlardan oldukça farklı çevreci bir akımdır.

İnceleyeceğimiz diğer kelime “siyasi”. Günümüzdeki kullanımı “devlet yönetimine dair” diye bilinse de siyaset demek esasında yalnızca “işin yönetimine dair” demek. Bir işin nasıl yapılacağı, öncelik sırası gibi konulara dair fikirlere siyaset deniyor. Kelimenin kökeni tee “seyis’e kadar gidiyor. Seyis at yöneten demektir; at bakımıyla ilgilenen, tımarıdır, sağlığıdır, temizliğidir bu tür işlerle ilgilenene verilen isim. Zamanla işlerin nasıl yönetileceğine siyaset demişiz ancak bu kullanım günümüzde kaymış, devlet yönetimi oluvermiş. Eski günlerden miras olarak şirket politikası diyoruz ama nedense şirket siyaseti demiyoruz (burada hela yerine tuvalet, lavabo ya da WC demek gibi bir durum var). Siyasi ya politik kelimesine denk gelince aklınıza direkt devlet yönetimi gelmesin – sonra yabancı kaynakları okurken kafa karışıklığına neden oluyor, bu dernekle devletle ne alakası var diyorsunuz. Yönetimle alakalı demek.

Kalıcılık ilkesi permakültürün can damarı. Permakültürde sürdürülebilirliği ya da sistemin kayıplarını telafi etmesini amaçlamıyoruz. Bunu hiçbir zaman amaçlamadık. Tasarımlarımızda doğadaki gibi kendi kendine bakan, güçlenen, büyüyen ve hatta yayılan bir düzen kurmaya çalışıyoruz. Bu durum sürdürülebilirliğin ötesi. Yalanın bile sürdürülebilir hali olur mesela, ama kalıcıysanız söyleyemezsiniz. Permakültür etiği kalıcı olmaktan geliyor. Etik’te aklınıza bir şey takılırsa permakültürde onu kısıtlayan kıstas kalıcılık, kalıcılığa bakın.

Bu tanım “permakültür etik sistem tasarımıdır” gibi çekici bir tanım değil. Konuya yeni başlayanların bir kaşını kaldıracağı, hatta belki de uzak durmasına neden olacak bir tanım. Belki de o yüzden can alıcı başlıklar heeeep eğitimlerin ve kitapların eeen sonuna saklanıyor…

.

İnternette permakültür nedir sorusuna cevap olarak verilen onlarca tanıma rastlarsanız hiç şaşırmayın. PDC’ye başlarken ve bitirirken iki kez sorulur ve her ikisine de kendi cevabınızı vermeniz istenir. Bu ortamda kafa karışıklığı normaldir :)*

.

*Permaculture is the conscious design of sustainable human settlements & agriculturally productive systems which have the diversity, stability, resilience & creativity of natural eco-systems.

Permaculture is integrated, evolving system of perennial or self-perpetuating plant and animal species.

Permaculture is consciously designed landscapes which mimic the patterns and relationships found in nature, while yielding an abundance of food, fibre and energy for provision of local needs. People, their buildings and the ways in which they organise themselves are central to permaculture. Thus the permaculture vision of permanent or sustainable agriculture has evolved to one of permanent or sustainable culture.

Permaculture is an approach to land management and settlement design that adopts arrangements observed in flourishing natural ecosystems.

Permaculture is a design system that reconciles human communities with the ecological impervatives of a living planet.

Permaculture is connecting system of disciplines.

Permaculture is surplus information.

Permaculture is a revolution disguised as gardening.

21 Şubat 2026 Cumartesi

çalakalem: tuta ve uygulamalı ekoloji

Doğal tarım deyince ortam hemen romantikleşiyor. Romantizme kimsenin itirazı yok da olay ne hikmetse direniş, anarşi ya da satış ve pazarlamaya kayıveriyor hemen. Bu aralar arılar ve yarasalara kafayı takmış haldeyim. Amacım çiftlikte onlar da olsun değil, üretimin parçası olsunlar istiyorum. Nasıl olsa ilişkiler olmadan biyoçeşitliliğin anlamı yok. Adım adım ilerleyelim, hem siz de süreci görmüş olun.

Merakımın arılara kaymasını normal karşılayabilirsiniz. Yarasalar tuta’dan çıktı. Ah ne illettir tuta.

1. Aşama: Sıkıntı, problem tarifi ve gözlem

Sıkıntı:

Tuta, nam-ı diğer domates güvesi baş belasının kelebekler ailesindeki adıdır. Üreticiye sorarsanız kullanacağı en naif tabir oe’dir çünkü üründe %100 kayba neden olur. Öyle %10-15 kayıp değil, komple kaybediyorsunuz. Bilmeyenler için domates masraflıdır. Fidesi pahalıdır, bitkisi açtır toprağı güçlü ister. Üretim boyunca ilgi ister, işçiliği pahalıdır. Ürünler tam kızarıyorken tuta gelir tarlayı mahveder. Vıcık bir şey kalır. Tarla dolusu çürük domates arasından temiz domates bulmaya çalışırsın. Bari fidenin parsı çıksın diye üstün başın çürük domates…

Bu arkadaş aramıza Güney Amerika’dan katıldı. Avrupa’ya sıçramadan hemen önlem alınması gerekiyordu, AB oralı bile olmadı ve tüm kıtayı sardı. Sonra bizim üzerimizden doğuya seyahatine devam etti, bugünlerde Malezya’ya kadar ulaşmıştır.

Tarım ilaçları arasında bazıları var ki kullanmasan olmuyor, kullanırsan da olmuyor. Bunlardan biri süne ilacı. Bizim çiftçiler çok sever hem böcekten kurtulurlar hem de akıllarında “kaderlerimizde nasıl öleceğiz” sorusu kalmaz. Ot öldüren de aynı tayfadan. Tuta ilaçlarını bu gruba genelde koymazlar. Ancak tarladaki etkisini görürseniz, yani benim gördüğüm kadar gördüyseniz, tuta ilaçlarını yakınınızda tutmazsınız. Bahçede böcek namına ne varsa öldürür, kuş muş kalmaz. Birkaç sene ardı ardına tuta ilacı kullanılan tarlaların etrafında bir tane bile kuş göremezsiniz. Süne ilacı bile bu kadar etkili değil.

Yok mu tutanın çözümü? Var gibi. Organik sertifikalı tuta ilacı var. Var da etkisi aynı. O yüzden bilinci üreticiler tuta ilacını -organik sertifikalı olduğu halde- ürün kaybı %60’ları geçmediği sürece yani çok gerekli olmadığı hallerde kullanmaz. Burada okuyup etrafa basacakları için ismini yazmıyorum. Geriye doğa diye bir şey bırakmıyor.

Feromonla çalışan tuta tuzakları var.  Tam olarak ne sen söyle ne ben diyeyim. Bize bayat feromon mu satıyorlar ne yapıyorlar? Üreticiysen ve kafayı yemek istiyorsanız tuta tuzağı kurun. Bazen işe yarıyor bazen yaramıyor. Feromonu taksan da takmasan da yakaladığı tuta miktarı aynı. Koskoca tarlanın ortasında sinirden bağırtır insanı.

Özetlemek gerekirse hem tuta baskısı hem de yazın fazla üretim sonucu fiyatlar çakıldığından üreticilerin çoğu tuta sezonunda domates ekmez, ona vakit ayırmaz. Mesela Kirpi’de Haziran 1’den sonra domates ekemez miyiz? Ekeriz. Ekiyor muyuz? Hayır. Neden? Tuta!

Problem:

Tuta mücadelesi için doğal çözüm var mı? Doğal yöntemler ile tuta’yı baskılamak mümkün mü?

Gözlem ve denemeler:

Genel sıralamayı takip edelim. “Başkaları ne yapıyor, aynısını yapayım”, “Yapay zekâ ne diyor”, “iş başa düştü” :)

  • Başkaları ne yapıyor? Yapışkan tuzaklar:

Tarlayı gözlemlerseniz yapışkan tuzakların etkili olduğu göreceksiniz. Tüm tarlayı etkilemiyor ancak tuzakları 5 m ara ile asarsanız ve her 15-20 günde bir yenilerseniz oldukça baskılıyor. %90 satılabilir ürün oranına ulaşıyorsunuz. Her beş metrede bir tuzak demek kabaca dönüme 30-40 tuzak asmak demek, bunları her ay yenileseniz (biraz gerçekçi olalım) kabaca 120-150 tuzak eder (yapışkan kartları satan firmalar 100-120 adet diyor). Dönüme 50-100 dolar masraf ekleniyor.

Yapışkan ve su tuzakları işe yaramıyor değil, yarıyor. Lakin hem ilave iş hem de zamanlamasının doğru olması gerekiyor. Geçen yıl ilginç bir olay yaşadım. Tuzakların değişim zamanına daha var diye kontrol etmedim, meğerse hepsi sinek kaplanmış. Haftalık hasat zamanı gelip domateslerin arasına girdiğimde önümüzdeki 3 haftalık ürünün çöp olduğunu gördüm. Tuzakları sık sık yenilemeniz ve en kötü gün aşırı kontrol etmeniz gerekiyor. Bir iki dönümde bunu yapabilirsiniz, ancak alanınız daha büyükse tuzaklar da yetersiz kalıyor.

  • Yapay zekâ ne der?

Yapay zekâ akıl almaz olanaklar sunsa da onu sizin için araştırma yapan biri gibi düşünün. Yönlendirme istiyor. Sizden daha bilgili olmasını beklediğiniz anda çuvallıyor. Örnek:

“Below is an agroecology-aligned, organic-friendly way to bring Tuta absoluta down in open-field tomatoes around Gelibolu / Çanakkale, Turkey—focused on building a strong natural-enemy community + prevention + pheromones (the backbone of successful IPM for this pest).

1) Animals to promote (and how to promote them)

A) Predatory mirid bugs (key “front-line” predators in Mediterranean tomatoes)

These are consistently highlighted as important Tuta predators in Mediterranean systems.
Promote especially:

  • Nesidiocoris tenuis
  • Macrolophus spp. (incl. Macrolophus melanotoma locally reported in Çanakkale; and M. pygmaeus widely used/recognized around the Mediterranean) “

B) Egg parasitoid wasps (prevent the next generation)

  • Trichogramma achaeae

C) Larval parasitoid wasps (hit the damaging stage)

D) Coccinellids (ladybird relatives) and generalist predators

Demiş Chatgbt. Ancak eğer ekolojik bir çiftlikle uğraşıyorsanız bu arkadaşlar zaten bahçenizde mevcuttur. Bu çeşitlerden toplamak istiyorsanız Kirpi’nin çiftliğine gelin, abartısız kavanozlar dolusu toplarız iki günde. Demek ki çare bunlarda değil. Geçelim son adıma.

  • İş başa düştü:

Akşam gün biterken yorgunluktan domateslerin yanına oturup kaldığım çok oldu. Kafamı kaldırıp gün batımına baktığımda yarasaların yerden 6 metre yüksekte uçtuklarını ve zaman zaman domateslere pike yaptıklarını gördüm. Heee, demek bu arkadaşlar domateste olan bir böcüğü yiyor.

Yarasalar tuta yer mi? Bizim sorumuz bu.

Yup. Makaleleri araştırsanız kertenkelesinden kurbağasına birçok canlının tutayla beslendiğini göreceksiniz, ama en çok tutayı mideye indiren yarasaymış.

İkinci aşamaya geçmeden önce bir Yapay zekâ kontrolü yapalım. YZ’ye bir daha sorarsanız (başka hayvanlar yok mu ya tuta yiyen diye) var var deyip başka başka hayvanlardan bahsediyor. Ancak hiçbir zaman size tam listeyi vermiyor. O yüzden gözlem esastır. Önce gözlem yapın, sonra araştırın, YZ size yardımcı olsun.

2. Aşama: araştırma, fikir ve uygulama

Araştırma:

Belli ki yarasalar domateslerin üzerine pike yapıp bir şeyleri mideyi indiriyor. Bakalım bu gözlem doğru mu? Yarasaları böcek sayısını azaltmada kullanabilir miyiz?

Bir bir hafta bu konuyu araştırdım. İlginç makaleler okudum, araştırmanızı tavsiye ederim. Özü itirabiyle evet, yarasalar zararlı sayısını azaltıyor. Bu konu bilhassa çeltik üretiminde araştırılmış ve görülmüş ki yarasaların giremediği tarlalarda zararlı sayısı %50 ila %100 artıyor. Konuyu daha detaylı araştırmak isteyenler “Bats and rice: promoting integrated pest management to enhance biodiversity conservation” diye aratabilir. kaynak bağlantısı

Grafikte üst kısım yarasaların girmesine izin verilmeyen alanda “böcek zararı olan bitki adedi” altta da açık (yani yarasaların avlanmasına engel olmayan) alan var (çeltik)  

Araştırmaya devam ettiğimde yarasaların bazı çeşitlerinin tutayla beslendiğini gördüm. Bazıları tercih etmiyormuş. Hangilerinin tutayla beslendiğini not ettim.

Araştırmanın bu aşamasında “domates zararlısı tutayı baskılamak için yarasa” gibi bir araştırma, çalışma veya projeye denk gelmedim. Atlamış olabilirim. Gerçi agroekolojinin – yani tarımda uygulamalı ekolojinin bu aşaması- bu kısmı daha yeni yeni araştırılıyor. Muhtemelen pirinçteki çalışmalar bittikten sonra domatese ve diğer ürünlere geçecekler. O yüzden büyük beklentiler içinde olmamalı.

Araştırmanın sonunda yarasaların böcekle beslendiğini, bu sayede tarladaki zararlı sayısını düşürdüğü, hangi yarasa çeşitlerinin tutayla beslendiğini ve bu çeşitlerin habitat ihtiyaçlarını öğrendim. Bunları defterime yazdım. Bize şimdi fikir gerek :)

Fikir:

Biyologlar ve çevreciler hemen bu aşamada yarasaları korumayı ve yaşam alanlarını geliştirmeyi planlamaya başlıyor. Yanlış değil ancak uygulamalı ekolojinin olayı bu değil. Uygulamalı ekolojide topladığımız bilgileri uygulamaya çeviriyoruz. Hali hazırda zaten yarasa tarlada mevcut. Zaten üretim alanında ekolojik prensipleri takip ettiğimiz için yarasalara (ve diğer canlılara) elimden geleni yapıyorum. Belki onlar için bir yuva/kovan hazırlayabilirim, su içmeleri için ilave havuz kazabilirim. Bunlar koruyucu işlemler olur. Uygulamalı ekolojide, adı üstünde, ekolojiyi üretime uygulamamız gerekiyor. Bize uygulanacak bir fikir lazım.

Klasik taktiklerden biri zararları daha görünür kılmaktır. Mesela dal yığınları fare türevi canlıları toplar. Tarlanın ortasına, avcıların rahat pike yapılacak bir yere konumlandırırsınız, baykuşlar sizin için fare sayısını asgaride tutar. Mis.

Tutayı yarasaya çekmeli ama nasıl? Koku (feromon) işe yaramıyor. Güveler ışığa gelir, ışıkla yapsak? Yerden 3 m yüksekte ışık olsa, tutalar ışığa uçtuğunda yarasa da onu yese? Olur mu bu iş?

Sorularımız şöyle:

  • Tuta hangi ışığa uçar? Hangi renkleri tercih eder?
  • Yarasalar gece canlısı malum. Onları rahatsız edecek ışıklar hangileri? Parlaklığı ne olmalı?
  • Işıkla tuta avlayan tuzaklar halihazırda var mı?
  • Bu fikir çalışacak mı? Tuta sayısını bu şekilde kontrol altında tutabilir miyiz?

Bu soruların cevapları için gene bir araştırma yapmak gerekti. Sizi yeteri kadar boğdum, cevaplar:

  • Evet, ışığa zafiyetleri varmış. Tutanın erkeği başka ışığı seviyormuş, dişisi başka. Bize Sarı beyaz, 60W ışık gerekliymiş. Bitki seviyesinden 30 cm yukarı konması tavsiye ediliyor.
  • Evet yarasaların şevkini kıran ışıklar var. Şanslıyız ki tuta’ya hitap eden aydınlatmalara yarasalar pek takılmıyormuş. Otopark aydınlatmıyoruz sonuç olarak.
  • Bu fikri sahada denemek gerek. Denemeden bilemeyiz.
  • Evet, halihazırda tutayla mücadele için ışık kullanan tuzaklar varmış. Ancak genelde seralarda kullanılıyormuş. Dönüme 1 adet konurmuş. Bu taktiği açık alana uygularsak ve tutaları yarasalara yedirirsek ilaç kullanmadan tuta mücadelesi yapmış olacağız.

Uygulama:

Uygulamayı bu sene, 2026’da deneyeceğim. Aklımda iki uygulama var.

Biri yerden 2-3 m yüksekte bir aydınlatma çemberi. Çemberin altını tutayı cezbeden renge boyayacağım, üstünde güneş paneli olacak. Aydınlatma çemberinin altında ve direğinde tutayı cezbeden ışıklar olacak. Direğe yapışkan tuzakları kolay asmamı sağlayacak aparatlar takacağım (yarasa fikri çalışmazsa gümbürtüye gitmeyelim). Dönüme 4 tane yarasa av tuzağının fazlasıyla yeterli olacağı fikrindeyim.

Aydınlatmanın yerden yüksekliği tavsiye edilenden yüksek olduğu için bir de yer tuzağı kurma fikri geldi. Yer hizasında feromonla çalışan tuzaklar mevcut, ancak ışıkla çalışana denk gelmedim. Su altı ışıkla çalışan, kertenkele ve kurbağaları çekecek, seyyar ve hafif bir tuzak tasarlayalım. Yer hizasındaki tuta’ları da böyle yakalayalım. Elektirği direkten alırım.

3. Aşama: Gözlem ve Kayıt

Tuta ile beslenen yarasa çeşitlerini de ekolojik tarım çeşitleri listesine ekledim. Yani bu yarasa çeşitlerinin çiftlikte rahat etmesi için gerekli barınma alanlara, su kaynaklara ve diğer ihtiyaçlara dikkat edilecek imkân varsa genişletilecek. Şansımıza bu çeşitler mağara istemiyor. Tasarımda tercihlerine dikkat ediyoruz. Diğer yarasa çeşitleri de tutayla besleniyormuş ancak tuta onların diyetinin anca %4'ü. Bu çeşitlerin (adları kalbimde saklı) besinlerinin %40'ı tuta. Hıhım, yarasa dışkısılarını tarayarak yapılan çalışmlardan hangi böceklerle beslendiklerini tespit etmişler. Bu çeşitlerin tuta düşkünlüğü benim makarna bağımlılığımla yarışır.

Av tuzağının işe yarayıp yaramayacağını, yararsa da ne kadar yarayacağını bilmiyoruz. Bu sezon en az bir prototip üretip bostana koyacağım. Sonuçları kayıt altına alacağım. 

Agroekoloji denen hede (tarımda uygulamalı ekoloji) esas bundan sonra başlıyor. Kayıt tutuyorsun, gözlemliyorsun. Buraya kadar siz hiç bir "direniş", "anarşi", "ürün satış pazarlama" gördünüz mü... Ben de görmedim. Bol bol makale gördüm ama. Ortam değişik. 

Sonuç: İlaç (organik sertifikalı olsun ya da olmasın) kullanmadan domates üreteyim dedim abartısız 40-50 makale okudum, 20 farklı fikir arasında gittim geldim. Lütfen “agroekoloji”yi markalaştırmaya çalışan, doğal tarım diye bordo bulamacına abananlara dikkat edin. İlaçsız üretim demek kolay, yapması oldukça meşakkatli.

Sorularıma cevap veren, maillerime dolu dolu cevap dönen herkese, araştırma görevlilerinden hocalara sonsuz teşekkürler.


31 Ocak 2026 Cumartesi

çalakalem: toprak, fizik, kimya ve biyoloji

Orta ve büyük ölçekte artık topraktaki hasarı göz ardı edemiyoruz. Rekolte kaybına neden oluyor, işleri zorlaştırıyor. Toprağı onarmak gerek ama nasıl?

Konu “nasıl” da düğümleniyor ancak muhtemelen tahmin ettiğiniz şekilde değil. Bu konuda verilen danışmanlıklar, eğitimler, tanıtımlar, sosyal medya paylaşımları konuyu o kadar bulandırdı ki işin içinden çıkılmaz, sadece uzmanların anladığı bir başlığa dönüştü. Küçük ölçekten orta ve sonra büyük ölçeğe geçerken bu süreci aşmak bu yüzden beni çok yormuştu. Sizi yormasın, olayı basitleştirelim. Tıpkı lisede olduğu gibi 3 başlık altında inceleyelim toprağı. Fizik, kimya ve biyoloji.

.

Size hiç kimse 10-15 m derinliğinde kepir topraklı bir arazi vermeyeceği için, gerçekçi olalım ve şöyle bir araziyi hayal edin. Toprak diye bir şey kalmamış, sizin toprak dediğiniz şey taban toprağı. Yüzeyin 1 metre derininde kalması gereken 30-50 cm çapında taşlar ve kayalar hep yüzeyde. Her yerde taş var. Yağmur yağdığında su toprağa işlemiyor ya yüzeyden akıp gidiyor ya da belli yerlerde gölleniyor. Yağmadığında ise çatlıyor, nem namına bir şey kalmıyor. Hadi onaralım. Fiziğini, kimyasını ve biyolojisini onaracağız ama hangi sırayla?

Bu işle az biraz uğraşan herkes önce fizik der. Drenajını çözmemiz gerek, taşları toplamalı gerekiyorsa teraslamalı, temiz bir tarla elde etmeliyiz. Peki neden?

Fiziksel sıkıntılar genelde rekolteyi ve ürün kalitesini en hızlı düşüren unsurdur. Toprağınız su tutuyorsa (ya da hiç tutmuyorsa) ne yaparsanız yapın ne doğru düzgün ürün alırsınız ne biyolojisini toparlayabilirsiniz. Arsaya ilk müdahaleniz her zaman su problemlerini (drenaj gibi) çözmek olmalı. Drenaj yok, ürün yok.

Fiziksel sıkıntılar biyolojik ve kimyasal müdahalelere de engel oluyor. Mesela tarlanın ortasında su birikiyor. Su orada durdukça ne yaparsanız yapın biyolojiyi toparlayamazsınız. Mineral dengelemesi yapacağınızı düşünün, taşlar, çalılar, kayalar… Minerali serpemezsiniz. Su akıp gidiyorsa mineralleri ve organik malzemeyi de akıp götürecek. Erozyon devam ettiği sürece toprağı iyileştiremezsiniz. Yaralanmış biri geldiğinde önce yarayı görmek için kanamayı durduruyorlar di mi, onun gibi.

Önce ağaç dikip sonra tam o noktadan hendek geçmesi gerekse ağaca yazık olmayacak mı? Bizim bahçe 2017 yılında sıfırlandı mesela, hazırladığım bütün yataklar darmadağın oldu. Toprak taban toprağıyla karıştı, çünkü sulama hatlarının değişmesi gerekti… Sulama hatları, yollar ve duvarlar hareketi değiştirir, uygulamaları zorlaştırır.

Fiziksel müdahaleler pahalıdır ancak kimyasal ve biyolojik müdahaleler kadar değil, yakınından bile geçmiyor. Kimyasal müdahaleler zaten pahalı (dönüme 350-500 dolar aralığında düşünebilirsiniz). Biyolojik müdahaleler ilaveten zamana ihtiyaç duyar. Zaman en pahalısı. Kimyaya ve biyolojiye iki kere para harcamayı kesinlikle istemezsiniz.

Fiziksel müdahaleler toprağın kimyasını değiştirir, biyoloji sıfırlanır. İki örnek. Diyelim ki üretime başladınız yıllar geçti ancak tarladaki taş can sıkıyor. Tırmığı kırıyor, disklerin arasına takılıyor vs. Taş kırma ya da ayıklama makinesi getirdiniz, tertemiz bir tarla elde ettiniz. Geçmiş olsun, kimya alt üst oldu. Parçalama sonucu ortaya çıkan Kalsiyum ve sonrasında gübreyle tarlaya attığınız Fosfor ve Sodyum toprağın kimyasını alt üst etti. Mardin’deki projede toprağa müdahale etmeden kısa bir süre önce taş (dolomit) kırılmıştı, bütün değerleri alt üst etti. Taş kırma gibi işleri analiz yaptırmadan ya da müdahale etmeden en az 6 ay önce yapmanız gerekiyor. Ayrıca taş kırma ve eleme makinesi de toprağı yazın ortasında öyle bir karman çorman ediyor ki geriye biyoloji anlamında bir şey kalmıyor.

Demek ki ilk fizik geliyor, peki ikinci sırada kimya mı var biyoloji mi? Zurna burada fena zortluyor. Öncelikle bu noktada neden problem olduğunu açıklayayım, çözüm sona yazdım.

İki genel akım var, kimyasalcılar ve biyolojiciler. Birisi diyor ki toprağın kimyasını düzeltmeden biyolojisini düzeltemeyiz. Diğeri haliyle önce biyoloji gelir diyor. İlkini duyunca aklınıza Solomon gelsin, ikincisi Ingham. Peki bu durumun nedeni ne? Birbiriyle taban tabana zıt iki hikayemiz var. Önce biyoloji gelsin:

Minerallerin hepsi önemli. Ancak uygulama yapacaksanız Kalsiyum ve Fosfora ayrıca dikkat etmeniz gerekiyor. Minerallerin hepsi mıknatıs gibi birbirlerine çekse de bunlar sıkıntılı. Hele hele fosfor, yapıştı mı bırakmıyorlar. Yapıştı mı bitki ne fosforu da alabiliyor ne de yapıştığını. Kalsiyumun kendi abuklukları var. (bkz: terminoloji katletmek). Bu bilgi kenarda dursun.

Toprağı her sürdüğünüzde her işlediğinizde fosfor değeri düşer. Ekin ektiniz, bitki topraktaki fosforu kullandı diye diyelim. Peki toprağı sürmediğimizde ya da nadasa bıraktığımızda fosfor nasıl oluyor da artıyor? Birisi gökten serpmiş gibi fosfor değerleri yükseliyor. Yoktan var olmayacağına göre göre bu artışın nedeni ne? Biz hiçbir şey yapmadan sadece toprağı nadasa bırakarak iyileştirebilir miyiz?

Yaşadığımız olay bir çeşit şelatlama. Toprakta yaşayan canlılar diğer minerallere yapışmış fosforu söktü aldı ve kendi bünyesine kattı. Yani analizde görmediğimiz fosfor toprakta esasında vardı ama yapışıktı. Toprak biotası (canlıları) onu kullanılabilir, canlıların erişeceği hale dönüştürdü. Aynı olay tam ters istikamette de oluyor, toprakta hayat yoksa fosfor yapışıyor ve analizlerden saklanıyor- göremiyoruz. Değerler düşmüş gözüküyor.

Bu ve bunun gibi birçok benzeri hikayeyle “önce biyoloji” diyenler toprak biyolojisini toparlamadan toprağı onaramayız diyor. “Toprakta besinlerin hepsi yeterli miktarda var” diyorlar. Toprağa hayat getirirsek mineral ve besin eksiklikleri olmaz fikrini savunuyorlar.

Önce kimyasal diyen diğer ekibin başında ise Solomon var. Onun hikayesini anlamak için de diğer arızalı minerale bakalım, kalsiyum. Kalsiyum kocaman, ağır ve yapışıyor. Taşıması dert, kullanması dert, yapışması ayrı dert. Karstik toprakla uğraşanlar bilir, kalsiyum derttir. Bitkide kalsiyum eksikliği olduğunda hastalık direnci ve ürün kalitesi düşer, satılabilir ürün oranı çakılır (domateslerde dip çürüklüğü, biberde yanıklık, narda çatlama). Bizim çiftçiler çözümü kalsiyum nitratta bulmuş. Dayıyorlar kalsiyum nitratı sulama suyuna -hem kalsiyum hem azot- cam gibi çıtır rokalar, kütür kütür biberler, kafamdan büyük ayçiçekleri, problemsiz domatesler… Bir durun ama. Karstik toprakta değil miydik biz? Toprakta haddinden fazla kalsiyum var zaten, neden bitkilere ilave kalsiyum veriyoruz? Bu işin içinde bir gariplik var.

Bitkiler besinleri iki şekilde alıyor. İlki bizim su içmemiz gibi. Suyun içinde tuz var, suyu içerken o tuzu da bünyemize alıyoruz. İkincisi bizim yemek yememize benziyor. Zayıf asitler salgılıyor, kökün etrafındaki -çooook çok yakınındaki- mineralleri bu sayede alıyor. İşlem çok karmaşık o yüzden ayrıntılarına girmeyeceğim. Bir de şöyle bir ilişki var. Mantarlar ve bakterilerin bir kısmı bitkinin salgılarından neye ihtiyacı olduğunu “anlıyor” ve onu bitkiye teslim ediyor. Bunun karşılığında bitkiden şeker alıyorlar. Toprak altında ticaret var yani (Konuyu katlettiğimin farkındayım, 100 kelimeyle anlatmaya çalışıyorum, affola). Bu ticarette birinin kalsiyumu kaynağından alıp bitkiye taşıması ve teslim etmesi gerekiyor. Lakin kalsiyum büyük ve ağır. Bu taşıma işini yapan enzimi bir el arabası gibi düşününün. El arabasının tekeri de Bor. Şu her seçimden önce ortaya çıkan Bor. Bor yoksa el arabasının tekeri yok, teker yoksa enzim yok, enzim yoksa kalsiyum taşınmıyor ve bitkiye ulaşmıyor. Kalsiyum için bor şart. O kadar az miktarda gerekiyor ki, tarlaya bor serpemezsiniz. Bir tutam boru avcunuzun içine koyun ve koca 100 dönüme serpin. O kadar azı yeterli ama bir o kadar da çok gerekiyor. O yoksa toprakta kalsiyum olsa da bitkide kalsiyum yok. Bitkide kalsiyum yoksa rekolteyi unutun. Alternatifi de yok. Yukarıda yazdığıma benzemese de mineral alımını doğrudan etkileyen bir ilişki çinko ile fosfor, magnezyum ile kalsiyum arasında ve diğer bütün mineraller arasında var.

Fosfor? Toprakta zaten vardı, fosfor da mı ekleyeceğiz? Fosfor hücrelerde enerji depolamak için elzem, ATP. Fosfor bitki metabolizmasının hızını belirliyor. Madenci gibi topraktan yavaş yavaş fosforu çıkaracağımıza baştan az buçuk versek de süreç hızlansa? Hatta diğer eksik mineralleri de ekleyelim, hızlıca onaralım şu toprağı. Toprağa boru, çinkoyu bitki için eklemiyorum ki zaten. El arabası için, yani mantarlar için ekliyorum sanki.

Bu durum mineral dengelemesi denen uygulamayı ortaya çıkarmış. Topraktaki mineralleri doğru oranlara çekelim ki bitki aradığını şak diye bulsun, istediğini alsın. Toprak biyolojisini de kovalamaya gerek yok, bor varsa el arabasının tekeri var. Toprakta taşımacılıkla kim uğraşıyordu? Mantarlar. Toprağa bor ekleyince ne oluyor? Mantarlar coşuyor. Kimya ile biyolojiyi çözdüm, bu yüzden önce toprağın kimyasını onarmalıyız sonra biyoloji gelmeli diyor Solomon.

Diyor da Solomon’a karşı gösterilecek onlarca çiftlik ve proje de var.

.

Hmm. Önce kimya mı gelir biyoloji mi sorusu öyle bir soru ki konuyu araştırdıkça kafanız karışıyor. Araziye müdahale etmeden önce tarafınızı seçmeniz gereken bu soru nedeniyle farklı okullar ve yaklaşımlar var. Mesela binlerce öğrencisi olan permakültürcü Geoff Lawton sıkı “hep biyolojici”cidir. Hem de kıpkızıl biyolojici. Öyle tatlı tatlı toprağa mantar eklemez, tuzluluk problemiyle mücadele etmek için kara listedeki istilacıları alır ve tüm araziye diker. Botanikçiler sinir krize geçire dursun ektiği istilacılar tuzu bünyelerinde tutar, doğanın dengesini kazanmasını sağlar. Olayın diğer ucunda Amerika’daki mısır üreticileri var. Bir kova kimyasal mineral karışımıyla gelirlerini %10-15 arttırırlar.

Çiftlikte bu sorunun cevabını bulmam gerekiyordu. Denemelere başladım. Doğanın kendini toparlayamaması için işlerin ne kadar kötü olması gerekiyordu? Bu göreceli bir durum muydu yoksa kesin bir cevabı var mıydı? Ingham’ın ve Solomon’un dediklerini denedim, Solomon’un programını yazdım, tanıdığım tanımadığım herkesten toprak analizlerini topladım ve programa soktum. Kendim zaten damgalı mühürlü permakültürcüyüm. Vardığım sonuçlar şöyle:

İşlenmemiş bakir topraklarla uğraşmıyoruz. Bizim çalıştığımız topraklar bir tek Cumhuriyet döneminde değil, Osmanlı da değil, ondan daha da önce işleniyordu. Mesela Kirpi’nin tarlası Büyük İskender’in hocasının yaşadığı kentin hemen yanında. Bu toprakların bakir kalmış olma ihtimali yok. Hiçbir şey yapmamış olsalar, yakacak için ağaçları kesmiş olsalar erozyondan dolayı topraktaki mineraller değişmiş olmalı (bu durumun permakültürcüler arasında adı var, bakir doğa efsanesi diye. Yok öyle bir şey :).

(Her arazi için kapsamlı toprak analizi şart. Analiz yoksa konuşacak konu kalmıyor. Analiz sonuçlarını Solomon’a göre değerlendiriyorum. Her mineralin birbiriyle dengede olması için (bitkinin istediğini alması için) ulaşması gereken değere %100 diyorum. Bundan sonrası gözlemlerim.)

Topraktaki minerallerden biri olması gereken değerin %20’sinden az ise biyoloji bunu toparlayamıyor (ya da toparlaması için gerekli süre bizim ömrümüzü aşıyor). Herhangi bir mineral %20’den az ise doğrudan ve acele müdahale gerekiyor. Maksimum değerler mineralden minerale değişiyor. Bakır oranı %100’ü geçince toprak biotasına zarar vermeye başlıyor ancak bu durum doğanın üstesinden gelemeyeceği bir şey değil. %150’ler zorluyor, %300’de koyunlar ölmeye başlıyor. %1000 insanlar için ölümcül.

Oran %40-45’den az ise toprak biotası fayda etse de hastalıkları ve eksiklikleri bastırmada yeterli olmuyor. Bitkilerde mineral eksikliği gözlemleniyor, rekolte düşüyor. Müdahale gerekli ancak acil ya da ani bir müdahaleye gerek yok.

%40 ile %70 arasında doğa bu aralığı bir şekilde telafi ediyor. Bitkilerde eksiklik gözlemlemedim. Rekolte düşüyor, belki ürün kalitesi de biraz düşüyor ancak o kadar.

Mineralleri %70’in üstüne çekmeye gerek yok. Boş yere ne paranızı ne de mineralleri harcamayın, o iş doğada.

.

Sonuç:

  • Önce fiziksel. Bunda bir gram şüpheniz olmasın. Bu adımı çözmeden ilerlemeyin.
  • Sonra toprak analizi. Minerallere tek tek bakmanız gerekiyor. Önce kimya değil ancak mutlaka kontrol etmeniz gerekiyor.
  • %20’nin altında olan değerleri mutlaka yukarı çekin, doğa yeterli değil. Çekemiyorsanız yapraktan uygulama yapın, bir şeyler yapın :) (%40’ın üzerine çekmeniz tavsiye olur, %70lere geçmenize gerek yok.)
  • Kimya ile uğraşıyorken boş durmayın, biyolojiye abanın. Toprak boş kalmasın, örtü ekini en büyük yardımcınız.

Kimyasal değerleri toparlarken aklınızdan şu kuralları sakın çıkarmayın:

  • Şayet 3 ya da daha fazla sayıda mineral %20’den düşük değerdeyse muhtemelen “içinden geçilmiş tarım arazisiyle” uğraşıyorsunuzdur. Tecrübesi olan biriyle çalışın ya da küçük alanlarda (20 m2) denemeler yapın.
  • Kompoze gübre kullanmak kesinlikle yok. Damla sulama gübreleri haricinde toprağa kimyasal müdahale edemezsiniz.
  • Toprak biyolojisine zarar vermemek için kimyasal müdahalenin uyması gereken kurallar var. Buraya sığmaz, araştırmanız gerek.
  • Toprağa ekleyebileceğiniz tuzun (gübrenin) sınırı var. Fazlası başka problemlere neden olur. Bilinçsiz uygulamalardan kaçının.

.

Biraz mineralleri konuşalım...